1. Anasayfa
  2. Uncategorized

Ailenin Önemi ve Aile Hayatında Yaşanan Erezyonlar


Aile kelimesi Arapça bir isimdir. Ev halkı, bir evde yaşayan baba, ana ve çocuklar, ehl-i beyt, familya, bir sulbden gelen çocuklar manasında kullanıldığı gibi. aralarında az çok benzerlikler bulunan hayvanlar, bitkiler ve madenlere ve yine aynı kökten türemiş olan kelimelere de aile denir.

Biz bu yazımızda, dini ve sosyopsikolojik açıdan detaylı bir aile araştırması yapmayı düşünmüyoruz. Ancak bu gün toplumumuzda, okumadan alim, yazmadan katip olan kişiler, sadece kulaktan dolma sözlerle, Müslümanım diyen kimselerin suçlarını, noksanlıklarını İslam’a yükleyivermekte maharet göstermektedirler.

Tabiidir ki böyle bir durum haksızlıktır, iftiradır, zulümdür. İşte biz bu yazımızda İslam’ın aileye, ailenin bireyleri olan kadın ve erkeğe yani daha doğrusu insana nasıl değer verdiğini göstermeye çalışacağız. Aynı zamanda, İslam’a iftira edenler, biraz okumalarını, bilgi sahibi olmalarını tavsiye edecek, eksiklik ve noksanlıkların nerede olduğunu genel olarak sunmaya çalışacağız.

Şüphe yoktur ki, mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerîm’in muhatabı insandır. Gayesi ise, insanoğlunun yer yüzünde, insanlık şerefine yaraşır bir hayat sürmesini istemekte ve bu gayesini gerçekleştirmenin yollarını göstermektedir. O, insanın yeryüzünde gerçekleştirme zorunda olduğu yüce idealleri yerine getirebilmesi için yardımcı olmaya çalışır. Ama insanla, yerine getireceği idealler arasına giren büyük engellerin varlığı unutulmamalıdır.

Aklı selimi ile doğru yolu, Hakkı bulmaya yeterli olan insanoğlu, tarihin seyri İçerisinde meydana gelen yozlaşmalar ve manevi erozyonlar yüzünden birçok engellerle karşılaşabilir. İşte bu noktada Yüce Rabbimiz “Vahiy” yolu ile insanlar arasından seçtiği peygamberleri vasıtasıyla doğru yolu göstererek. insanoğluna yardımcı olur.

Sağlam ve şerefli bir millet veya toplum, sağlam ve şerefli ailelerden; sağlam ve şerefli aileler de, sağlam karakterli şahsiyet sahibi fertlerden meydana gelir. Bu sebeptendir ki, Kur’an, bilhassa Mekke döneminde, sağlam karakterde insan yetiştirme yoluna gitmiştir. Orada erkek kadın ayırt edilmeksizin, ferdin toplumun esası olduğu noktasından hareket edilerek, onun aşırılıklardan kaçınması istenilmiştir. Kur’an, Mekki sürelerin hepsinde, kısa ve veciz ifadelerle ferdleri tedrici olarak ıslah yoluna gittiğini ve sağlam karakterli insan yetiştirme yoluna girdiğini görmekteyiz.

Bu konuda Kur’an’da daima bir denge unsuru müşahede edilir. İbadet için normal hayati fonksiyonlarını yerine getirmeyenleri, yaşamdan uzaklaşanları, Kur’an, haddi aşmak olarak vasıflandırmış, “haddi aşmayın, muhakkak Allah haddi aşanları sevmez” buyurarak ve tabii hakları asla iptal etmeyerek, ferdin beden ve ruh sağlığını bozacak her türlü aşırılığı yasaklamıştır.

Zina haram kılınmış, kadın erkek münasebetlerinin normal helal yolları belirtilmiştir. Ferdin hürriyetine saygı esas alınmış, kasten öldürülenin velisine aşırılığa kaçılmadan kısas hakkı verilirken, toplum düzenini bozma, ifsat gibi hareketler, cana kıymaktan daha kötü olarak belirlenmiştir. Gerek ferd hayatında ve gerekse toplum düzeninde bozukluklara sebep olan cimrilik yasaklanırken, onun zıddı olan israf medh edilmemiş, aksine o da kötülenmiştir

Kur’an-ı Kerim’in bütünlüğü içerisinde onun bütün emir, tavsiye ve yasaklarının nihai hedefinin, insani toplumdaki ahengin temini olduğu görülür. Yine o, insanın diğer varlıklara benzemeyen yaratılışını (fıtratını) bir sinema şeridi gibi gözler önüne sunmaya çalışmış, onun diğer yaratıklardan üstün olan yönlerini göstermiş, ama onun zayıf noktalarının bulunduğuna da işaret etmeyi ihmal etmemiştir

İslam ve Kur’an başlangıçtan itibaren fıtratı, karakteri sağlam şahsiyet yetiştirmeye gayret göstermiş, sağlam şahsiyetli kimselerin tutarlı olduklarını belirtmiştir.

Yaratılışındaki zaaf noktalarının esiri olan şahsiyetsiz kişiler, girdiği kabın şeklini alan sıvıya benzerler, her an çeşitli görünüm içindedirler, şuursuzdurlar. Şahsiyet sağlamlığına erişmemiş insanların beraberliğinden veya böyle insanların aile kurmalarından ne hayır gelir?

İnsanın düşmanı bile şahsiyet sahibi olursa, onunla yapılacak mücadelede daha verimli neticelere ulaşılır. Sosyal hayatın her yönünde olduğu gibi, aile kurmada da eşler birbirini seçerken bu şahsiyet yönüne çok dikkat etmelidirler. Zira kişi en sağlıklı bir aile hayatını kendi karakterine benzer bir eşle devam ettirebilir. Sosyal bir varlık olan insan, fıtratının icabı olan şahsiyeti ile insan olması lazımdır. Eğer böyle bir insan olmazsa, diğer varlıklardan bir farkı kalmaz.

Karaktersiz, şahsiyetsiz insan çok şeye benzer ama hiç bir şey değildir. Kur’an şahsiyet sağlamlığının şekil olarak değil, meseleler üzerinde derin derin düşünüp, düşündüğünü ihlas ile uygulamakla mümkün olacağına işaret etmektedir.

İhlas ve karakterli iki cinsin meydana getireceği aile, toplumun temelini oluşturan kutsal ve hukuki bir müessesedir.

Milletlerin varlığı ve yükselmesi ona bağlıdır. Aileye değer vermeyen ve onu sağlam ahlak kaideleri üzerine oturtmayan toplumlar, kısa zamanda çözülüp dağılmaya ve yok olmaya mahkumdur. Milli varlık ve ahlakın bekası, sağlam bir aile yapısına bağlıdır. Örf, adet, anane ve ahlak gibi milli haslet ve değerlerin muhafaza ve intikalinde en önemli rolü aile müessesesi oynamaktadır.

İslam aileye, Hristiyanlıkta olduğu gibi tamamen dinî bir kurum olarak bakmaz. Onun nazarında aile sağlam esaslara dayalı kutsal hukuki bir müessesedir. O, toplumun varlığının esası kabul edilmiştir. Dinimizin asıl kaynağı olan Kur’an ve hadislerde, insanların aile kurmaları teşvik edilmiştir. İslamda aile öyle bir nirengi noktasıdır ki, hem Müslümanın ferd olarak huzur içinde yaşamaları, çeşitli kötülüklerden korunmaları, hem de sağlıklı bir nesil yetiştirmek ve toplumun devamı için en mühim vasıta kılınmıştır.

  • İçinizden kendileriyle huzura kavuşacağın eşler yaratıp, aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi, O’nun varlığının belgelerindendir. Bunlarda, düşünen millet için dersler vardır (Rum Süresi 21. ayet)
  • Keza Nahl süresinin 72. ayetinde; Allah, size, kendinizden eşler vareder. Eşlerinizden de oğullar ve torunlar var eder. Size temiz şeylerden rızık verir. Öyle iken batıla inanıyorlar ve Allah’ın nimetini inkar mı ediyorlar?”
  • Yine “İçinizdeki bekarları, kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin. Eğer yoksul iseler, Allah onları lütfu ile zenginleştirir. Allah lütfu bol olandır, bilendir” (Nu Süresi 32. ayet)

Hazreti Peygamber de evlenip aile kurmayı çeşitli hadislerinde teşvik etmektedir. Hadis ve fıkıh kitaplarının nikah maddelerinde bu konuya ait çok çeşitli örnekler görmek mümkündür.

Mesela, Hz. Peygamber “ey gençler, evlerine ihtiyacımı duyan kimse, evlensin, Zira evlilik, insanın gözünü önüne eğdirir ve tenasül organlarını meşru olmayan işler yapmaktan korur. Evlenmeye muktedir olamayanlar ise oruç tutsun…”, diğer bir haberde “nikah benim sünnetimdendir. Kim benim sünnetimi uygulamazsa benden değildir. Evleniniz, ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övünürüm

Kur’an ve hadis gibi iki kaynağın haricinde İslam alimleri ve hukukçuları evlenmenin ve ailenin hukuki ve dini hükümlerini bütün teferruatıyla anlatmışlardır. Biz burada bu detayları anlatmaya çalışmayacağız. Bütün bu kaynaklarım meydana getirdiği İslâm bütünlüğü içerisinde aile ve kadına verilen önemi bir nebze sunmaya çalışacağız. Zira günümüzde bu konu, en çok istismar edilir olmuştur.

Toplumun esası aile olduğu gibi, ailenin temeli de nikah (evlilik) müessesesidir.

İslam’da evlilik akdi (nikah), alışveriş, icare ve diğer akitler gibi basit bir akid değildir. İslam, insanlığın mutluluğu, sağlıklı nesiller yetiştirilerek, fertlerin ve toplumun devamını sağlamak için evlilik bağımın, nikah müessesesinin gerekliliğini ve kutsiyetini ifade etmiş, kadın erkek ilişkilerine ait hükümleri en ayrıntılı noktalarına kadar belirterek, kadını toplumda bulunması gereken şerefli yerine oturtmuştur. Nikahı sert bir misak olarak vasıflandırmış ve evliliği şerefli bir akit haline getirmiştir.

İslam’ın aile yapısı, pek çok toplumlarda olduğu gibi ataerkildir. Fakat bu yapı eski Araplarda, Yahudilerde ve Romalılarda var olan aile yapılarından başkalık arzeder. İslam’da aile reisinin, aile fertleri üzerindeki yetkisi mutlak değil, sınırlıdır. Kocanın karısı ve çocukları üzerindeki yetkisi aile birliğini devam ettirme esaslarına yöneliktir. Kadım kocası karşısında bağımsız bir kişiliğe sahip olduğu gibi, mali yönden de bağımsızdır. Kadın kendine ait malını -israf ve bazı şartlar hariç dilediği şekilde kullanabilir. İslam Hukukunda erkek ve kadın eşittir. Bir hadiste: “Kadınlar erkeklerin mülkiyetinde bir mal olarak değil, aynı haklara sahip kimseler olarak sunulmaktadır”

İslam’da aile bir huzursuzluk ve eza kaynağı değil. aksine bir saadet yuvası ve neşe menbaıdır. Karı koca arasında meydana gelecek anlaşmazlıkların giderilmesine ait yollar gösterilmiş, birbirleriyle uyuşamayan eşlerin, anlaşabilme usulleri denendikten sonra, birleşmeleri imkan dahilinde görülemiyorsa, ayrılmaları kolaylaştırılmıştır. Olur olmaz sebeplerle aile birliğinin bozulmasına izin verilmemiştir. Uyuşma yolları açık bir şekilde gösterilmiş, ama uyuşma imkanı olmayan eşlerin ömür boyu cehennem hayatı yaşamaları da istenmemiştir. Teşebbüsler, tavsiyeler ve nasihatler yapıldıktan sonra, belirli şartlar dahilinde aile birliğinin bozulmasına müsaade eder. Böyle olmasına rağmen bir hadisinde Hz. Peygamber “Allah’ın helal kıldığı en kötü şey, boşanmadır” buyurmaktadır

Erkek ve kadırı evlenmekle ayrılmaz bir bütün olduklarını ve dolayısıyla aile birliğinin her türlü durum ve şartlarda devam etmesi gerektiği noktasından hareket eden Hristiyanlığın bu anlayışı, İslam tarafından bir ifrat olarak kabul edilmiştir.

İslam’da nikah ve talak (boşanma) ciddiyet isteyen hususlardandır. Bunlar üze rinde şaka yapılmaz. Bu iş şahsiyetini kazanmış insanların taşıyabileceği bir yüktür. Boşanmayı eğlence haline getiren erkeğe, İslam elbette şahsiyetsizliğinin ve cehaletinin cezasını verecektir. İslam’da ki iki talak’a kadar müsaade edilmiş, üçüncü bir talak durumunda, talakı oyuncak haline getiren koca, boşadığı kadım, ara ya başka bir nikah girmedikçe, alamaz.

Boşadığı kadının başka biriyle nikahlanmasından sonra, onu tekrar alacak bir kocayı tasavvur etmek zordur. Böyle bir durum, bir taraftan şahsiyetli bir koca olmayı beceremeyen erkeğe müthiş bir ceza, diğer taraftan da, o kocanın nikahında bulunan kadının bir şahsiyet olduğunu, onun itilen kakılan bir mal olmadığım da ortaya koymaktadır.

İslam’ın kadına ve onun kuracağı aileye verdiği önemi anlayabilmek için, o günün dünyasındaki kadının durumunun ne olduğunu iyi bilmek, elde edilen bu bilgilerle, İslam’ın verdiklerini mukayese etmek gerekir. Ancak böyle bir metotla sağlam bir sonuca ulaşılabilir. Yoksa, İslam’dan önceki kadının durumunu bilmezken ve hele İslam’ın ona neler verdiğini anlamamaya çalışırken, İslam’ın kadına ve aileye verdiği önemi anlamak asla mümkün olamaz.

Bu sebeptendir ki, günümüzde kadına ve aileye serbestlik ve hürriyet adı altında, kristal bardaklarla zehirler sunulmakta, toplumun bu temel müessesesinin önemi kaybettirilmeye çalışılmaktadır. Mutlak hürriyet ancak yaratana (Allah’a) mahsustur. Yaratılanların en şereflisi olan insan oğlu da bu hürriyetten elbette nasibini alacaktır. İslam’ın kadına ve aileye verdiği önemi hiçe sayıp dine karşı düşmanlıklarını sergileyenler, kristal bardaklarla sundukları Allahsız bir hürriyet anlayışı zehiriyle, erkeğimizi kadınımızı ve bunların teşkil ettikleri aileyi değerler dünyasından uzaklaştırmaktadırlar.

İslam’dan önce kadın, dünyasının her yerinde zulme uğramış, çok karılı (poligami) ve çok kocalı (poliandri) evlilik sistemleri İçerisinde bir mal olmaktan daha ileri gidememişti.

Mal gibi alıp satılmış, miras bırakmış fakat mirasa sahip olamamış, kendisine sahip olunmuş, fakat kendisi malik olamamıştır.. İslam’ın gelişinden önce, Arap Yarımadasında, tarih, kültür ve medeniyetin doğduğu saha olan Orta Doğu’da, Akdeniz ülkelerinde ve Avrupa’da kadının durumu incelenecek olursa, onun iç açıcı bir durumda olmadığı görülür.

Eski Roma ve Yunanda, kadının istediği kadar koca değiştirebileceği hususu açıktır. Bu duruma bir aksülamel olarak gelen Hristiyanlık, erkeğin kadınla münasebet kurmasını ayıplamış, erkek ve kadıını ömrünüm sonuna kadar bakire kalmasını, ahlakın en üstün prensibi olarak kabul etmişti. Evlenip aile kurmamak dindarlık ve takva alameti sayılmıştı. İşte Hristiyan Batıda, evliliğin önemini yitirmesinin en mühim sebebi burada aranmalıdır.

İslam’ın geldiği ortaçağda kadın, dünyanın bütün toplumlarında, aşağılık bir mahluk olarak kabul ediliyor, zelil, hakir ve esir durumda bulunuyordu,

O, kötülüklerin anası, hatta şeytan olarak vasıflandırılmış, o. erkek gibi ruh ve nefis sahibi midir? Cennete girecek mi? Ona din telkin edilir mi? İbadeti sahih olur mu? gibi sualler ortaya atılmış daha ileri gidilerek, onun ruhsuz pis bir hayvan olduğu dahi söylenmişti.

İlk günahın işlenmesine sebep olan ve böylece insanlığın felaketini hazırlayan bir kadın (Havva anamız) olduğuna inanan Hristiyanlar, kadına daima kötü bir nazarla bakmışlardır. “Kadın, insanın kalbine şeytanın girmesini temin etmek için açılan bir kapı, o, kaçınılması imkansız bir kötülük kaynağı, vesvese yatağı, hoşa giden bir bela, bir iç tehlike, gönüller avlayan güzel eşkıya, süslü püslü bir musibet…”

İşte kadın hakkında, orta çağda Avrupa’da söylenen bu sözler basit halk tabakasının ifadeleri değil. aziz mertebesine yükselmiş din liderlerinin sözleridir.

Ortaçağda, insanlıkla asla alakası olmayan kadına İslam, dini ve medeni haklarının hepsini vermiş, onun da bir şahsiyet olduğunu ortaya çıkartmıştır.

İnsanın aynı cevherden yaratılmış olduğunu söyleyerek, kadının erkekten ayrı bir varlık olmadığını göstermiştir. Kur’an’da ona bir süre tahsis edilmiştir. Erkeğin anatomik ve fizyolojik yönlerden kadınlardan farklı oluşu sebebiyle, erkek kadın üzerine koruyucu kılınmış ve bu yönden “erkek kadın gibi değildir” denilmek suretiyle, erkeğin sert ve meşakkatlere tahammül edebilecek kabiliyette, kadının ise aksine, nahif, latif, müşfik ve zayıf olarak yaratıldığı ifade edilmektedir.

Kendilerinde bulunan kadınlık hallerinden dolayı mesul değildirler. İslam kadına böyle bir şahsiyet verdikten sonra, onu erkekle müsavi tutmuş, evlilik nizamını yeniden düzenlemiş, kadın ve aile hürmete layık bir hale getirmiştir. Yaratılışları itibariyle temayüz eden farklılıklarından dolayı, İslam erkeği kadın üzerine koruyucu kılmış, kadının geçimini temin etme hususunda erkeği vazifelendirmiştir.

Erkeğin anatomik ve fizyolojik yönlerden kadına nispetle, değişik ve güçlü oluşu gibi sebeplerle, bu vazife erkeğe verilmiştir. Böyle bir durum, kadının hakkını asla kısıtlayıcı olmamış ve bu ifadelerden İslam’ın kadınla erkeği bir, eşit tutmadığı anlamı da çıkarılamaz. Üstünlüğü bir tarafta görmek doğru değildir. Erkeğin kabiyetlerine mukabil, kadına da güzellik, letafet, incelik, zerafet gibi erkeğin üstünlüğünü giderecek meziyetler verilmiştir.

Esefle söyleyelim ki, Kur’an’ı ayet, süre ve Kur’an’ın bütünlüğü içinde düşünmeyenler veya düşünmek istemeyenler, bu gibi ibarelerden ters manalar çıkararak, İslam’ın erkekle kadına eşit haklar vermediğini ve hatta daha ileri giderek bugün şeriatın (İslam’ın) kadının en büyük düşmanı olduğunu söyleme cesaretini gösterebilmişlerdir. Aslında bu konuda, Kur’an’ın erkekle kadın arasında bazı farklılıklar olduğunu zikretmesinin gayesi, sağlıklı bir ailede ve toplumda, kadın ve erkeğin üstlenecekleri rollerin ne olacağının tayin edilmesidir.

İslam’ın başlangıcında, dünyanın hiçbir yerinde kadının insan onuru ile bağdaşamayacak bir durumda olduğunu söylemiştik. Bu durum o günkü sosyal hayatın en önemli unsurlarından biri idi. Bu kötü alışkanlıkları birden bire ortadan kaldırmak kolay bir şey değildi. Bu sebepten; Kur’an, kadının o günkü kötü durumunu bir anda ıslah yerine, onun da bir insan olduğu noktasından hareket ederek, bazı önlemler almayı tercih etmiştir. Aslında Kur’an’ın bütünü göz önünde bulundurulduğunda, onun hedefinin. kadının erkekle aynı haklara sahip bir varlık ve ailenin temel unsuru olduğunu görmekteyiz.

İslam’ın kadına verdiği insan şahsiyetinin en güzel örneğini Hz. Peygamberin insan hakları beyannamesi olan veda hutbesinin 16. maddesinde kadın, aile ve evlilik konusunda şöyle buyurmaktadır:

Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah emaneti olarak aldınız; onlarım namuslarım ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz, sizin kadınlar üzerinde hakkımız, kadınlarınızın aile şerefini, sizin hoşlanmadığımız hiç kimseye çiğnetmemesidir. Kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları, örf ve adete göre, onların her türlü yiyecek, giyecek ve ihtiyaçlarımın karşılanmasıdır. Onlar sizin hakkınıza riayet etsinler. Siz de onlara nezaketle muamele edin. Bir kadının, kocasının izni olmadıkça onun malından bir şeyi başkasına vermesi helal olmaz. Çocuk kimin nikahı altında doğmuş ise ona aittir ve zina suçunu işleyen kişi, çocuk üzerinde hak iddia edemez. Bunların hesabını Allah görecektir”.

Uzun zamandan beri bütün sosyal müesseselerimizde olduğu gibi aile hayatımızda da geniş çapta erozyonlar olduğu gözlenmektedir. Bazı tabiat olayları ve fiziksel yapıları sebebiyle nasıl verimli toprakları kaybediyorsak, sağlam yapıdaki aile müessesemizi de, verimli topraklar misali yavaş yavaş manevi bir erozyonla kaybetmek üzereyiz.

Bunun sebebi, yeni nesillerimize manevi ölçü olabilecek bir şeyler verememiş olmamızda aranmalıdır. Aile facialarının ızdırab verici hikayeleri her gün basın ve yayın organlarımızda gözlerimiz önüne serilmekte, uyuşturulmuş, şuurunu kaybetmiş kişiler gibi, faciayı görmemekte veya gülüp geçmekteyiz. Birçok sanatkarımız, yıldızlarımız, uzatmalı sevgilileri ile öğünmekte ve gençlerimize örnek olmaktadırlar.

Eş kavramı, koca kavramı, kendisi için şöhret, rahat ve ucuz lüks hayat yollarını elde etmeye mani olan bir engel gibi görünmektedir. Bunun neticesinde, fakir veya zengin olan kocasını beklemek, evine sahip olmak, yemek yapmak, sınırlı aile bütçesinin hudutları içinde mütevazi ha yatı ile gurur duyabilmek, kısacası, asli şahsiyeti olan kadınlık ve analık sorumluluğunu hissedebilmek gibi ulvi düşünceler, nafile kavramlar haline gelmeye başlamıştır. Erkeğin durumu da kadının durumundan farklı değildir. Alın teri olmadan kısa yoldan, ucuz lüks bir hayat nasıl elde edilecektir.

İşte her iki cinsin meşru yollarla elde edilmesi mümkün olmayan hayalleri. Aile çekirdeğinin ilk adımı bu ham hayallerle başlarsa toplum bünyemizde daha nice yaralar açılacağı aşikardır. Daha fazla yorum yapmaya lüzum yok. Açıkça görülüyor ki. her gün bir şeyler kaybetmekteyiz.

Görülüyor ki, insan fıtratındaki sapmalar, bir dokudaki hücreleri yok eden kanser gibidir. Bu hastalık tedavi yoluna gidilmezse ferdi, toplumu, ülkeyi ve bütün dünyayı, kendi düzensizlik ve çarpıklığının bozuk mantığına boyun eğdirir, yok eder. Bugün toplumumuzu tehdiy eden bu hastalık gelecek bir ihtimal değil, yüz yüze kaldığımız tarihi bir olaydır.

Yaşadığımız bu asırda, bilim ve teknolojinin baş döndürücü bir hızla ilerlemesi, insanlığa büyük maddi imkanlar sağladığı inkar edilemez.

  • Bu maddi ilerlemeye rağmen insanlar mutlu mudur?
  • Artık problemleri bitmiş midir?

Esefle ifade edelim ki, bu sorulara cevabımız müspet olamayacaktır. Müşahedelerimiz şunu göstermektedir; maddi ilerlemelere rağmen insanlar mutlu değiller, problemleri de azalacağı yerde, artmaktadır. Bunun da en önemli sebebi, insanları hayvanlardan ayıran değerler dünyası olan manevi yönünün ihmal edilmesi, bütün canlıların ortak ihtiyaçları olan manevi yönünün ihmal edilmesi, bütün canlıların ortak ihtiyaçları olan, beslenme, üreme ve korunma içgüdülerinin öne geçmesidir.

Daha doğrusu insanı insan yapan, diğer varlıklardan ayıran özellik, onun değerler dünyasındaki hükümlere bağlılığıdır. Bugün gerek ferd ve gerekse toplum yönünden bütün müesseseleri saran hastalığımızın asıl sebebi. bu değerler dünyasından uzaklaşmamız veya uzaklaştırılmamız ve daha az insani olana yönlendirilmemizdir.

Toplumumuzu kemiren bu hastalık yüzünden nerede ise kimliğini yitiren bir ülke durumuna gelmiş bulunmaktayız. Basın yayın organlarımız elbirliği etmişçesine benliğimizi unutturacak yayınlarını sürdürmektedir. Gençlerimiz, yaşlılarımız, bebeklerimiz bu tip yayınlarla yatıp uyanıyor.

Dünyanın hiç bir yerinde kendi geçmişine böylesine sırt çeviren bir ülke yoktur. Örf ve adetlerimize uymayan evlilik dışı beraberlikler, gençlerimizin ruh yapısında, toplumun bünyesinde tamiri imkansız yaralar açmaktadır. Basın yayın organlarımızın sunduğu

Batının aile hayatı, doğrusu yanlışı ayırt edilmeksizin, bir nimetmiş gibi alınmakta, onların tekeli altına girilmektedir.

Bugün sokakta flörtle başlayan, kısa bir müddet sonra boşanma ile biten aile faciaları, batıyı şuursuzca taklit edişimizden ileri gelmektedir. Boyalı basın ve yayın organlarımızın, boy hedefi yaptığı aileyi bir huzur yuvası olmaktan ziyade, cinselliğe dayalı bir yapı imiş gibi göstermeye çalışması, maddi heveslerinin tatmin edildiği bir yer olarak göstermesi, insanlığın geleceğini tehlikeye sokmasından başka bir şey değildir.

Batı alemi, kendi bozuk aile düzenlerini ıslah etmek için özendirici her türlü faaliyetleri düzenleyerek aileyi ve anneliği kutsallaştırmaya çalışırken, kendi menfaatlerine uygun gelmediği için, sanki evlilik bir bağımlılık yapıyormuş gibi hayvanlara mahsus olan cinsel. özgürlüğü genç beyinlere enjekte ederek, madde ve cinselliğe dayalı aile tipini yerleştirmeyi başardılar.

Cahiliye dönemindeki gibi kendi evlatlarını öldürecek bir vicdana sahip kıldılar. Artık bu gidişe bir dur denilmeli ve aileye gerçek kimliğini vererek, geleceğe emin adımlarla yürünmelidir. Sara hastalığı meydana getiren mikroplar yok edilmeden, hastalığın tedavi edileceği düşünülmemelidir. Mukaddes kitabımız Kur’an, ferdi ve sosyal hastalıklarımızı ve onların tedavi çarelerini göstermiş. yani doktor hastalığı teşhis etmiş, reçetesini yazmış, ilacını vermiş, ama bizler o kadar hastayız ki, o ilacı alıp bir bardak su ile içip yutacak durumda değiliz. Debdebeli ve şatafatlı hayata kendimizi o kadar daldırmışız ki, uçurumun kenarında olduğumuzun farkında değiliz.

Yüce Rabbimiz, bizleri, düşünen, düşündüğünü uygulayan, önünü görebilen kullarından eylesin. Gafletten, vurdumduymazlıktan uyandırsın.

Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu

A.Ü. İlahiyat Fak. Öğ. Üyesi

Kaynak: Diyanet İşleri Başkanlığı / Diyanet İlmi Dergisi / 1991 / 2. Sayı

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir