Geleneksel korku algısı, kişiyi korktuğu nesneden uzaklaştırırken; Mehafetullah (Allah korkusu), kişiyi korktuğuna daha çok yaklaştıran istisnai bir duygudur. Arifler için bu korku, bir ürperti değil, Allah’ın azametini idrak etmekten doğan estetik bir hayranlıktır. Bu hal, ruhun kendi sınırlarını fark edip sonsuz kudrete teslim olmasından kaynaklanan derin bir “telezzüz” (lezzet alma) halidir. İnsan, kendi nefsinin sahte iktidarından vazgeçip gerçek kudret sahibine boyun eğdiğinde, omuzlarındaki dünya yükünden kurtulmanın hafifliğini hisseder.
Bu ruhsal lezzeti anlamak için sunulan “bebek ve anne” temsili, insan ruhunun ontolojik güven arayışını özetler:
Eğer bir yaşındaki bir sabiye akıl verilip en mutlu anı sorulsaydı; muhtemelen kendi güçsüzlüğünü (aczini) fark ederek annesinin şefkat dolu kucağına sığındığı o anı anlatırdı. Bebek için acziyet bir zayıflık değil, şefkati üzerine çeken bir mıknatıstır. Ancak unutulmamalıdır ki dünyadaki tüm annelerin kalbine yerleştirilen o muazzam şefkat, Allah’ın sonsuz rahmet okyanusundan sadece küçük bir pırıltı, geçici bir tecellidir.
Kamil insanlar, kendi güç ve kuvvetlerine (havl ve kuvvet) güvenmenin bir aldanış olduğunu kavramışlardır. Bu sebeple:
- Teberri (Uzaklaşma): Kendi benliklerinden ve sahte güç vehimlerinden şiddetle uzaklaşmışlardır.
- İltica (Sığınma): En büyük güç olarak “güçsüzlüklerini” görüp Allah’a sığınmışlardır.
- Şefaatçi Kılma: Onlar, Allah’ın karşısında ne kadar muhtaç olduklarını itiraf etmeyi (acz) ve O’nun rızasını kaybetme endişesini (havf), Allah’ın rahmetine ulaşmak için birer vesile ve şefaatçi yapmışlardır.
Netice itibarıyla, Allah korkusu bir cezalandırılma endişesinden ziyade, O’nun sevgisini kaybetme korkusudur. Kul, kendi sınırlılığını (fakr ve acz) bir anahtar olarak kullandığında, sonsuz rahmetin kapıları açılır. Gerçek hürriyet, kişinin kendi benliğinden vazgeçip mutlak hakikate sığınmasıyla başlar. Bu makamda korku, lezzete; acziyet ise manevi bir kuvvete dönüşür.
