1. Anasayfa
  2. Uncategorized

Allah’ın Yaratma Sıfatı


Allah’ın yaratma sıfatını sorgulayan insan kendine bir baksın Mesela; Döl suyu pis sayılan bir sudur. Bir süre kendi haline bırakılıp havayla temas etmiş olsa bozulur ve kokuşur. Yüce Allah nasıl da sevgi ve şehvet vasıtasıyla ana babayı bir araya getirdi, böylece sperma örtülü olarak havayla temas etmeden yerinden ayrılıp yumurtaya ulaştı. Sonra yüce Allah, döllenmiş yumurtayı kırmızı bir kan pıhtısına, sonra da bir çiğnem et parçasına döndürdü. Sonra o et parçasını, bütün kısımlarının dengesini koruyarak kemiklere, sinirlere, damarlara, kirişlere ve kaslara dönüştürdü.

Sonra yuvarlak bir baş yapıp kulak, göz, burun, ağız deliklerini açıp diğer menfezleri yarattı. Sonra elleri ve ayakları uzattı, parmak uçlarını ölçülü bir şekilde yerleştirdi. Kalp, mide, karaciğer, dalak, akciğer ve bağırsaklar gibi iç organları, her birinin özel görevine uygun özel şekil vererek terkip etti.

Gözü, yedi tabakadan oluşacak ve her tabakanın özel bir niteliği olacak şekilde yaptı. Güçlü kemiklere bak bakalım, onları nasıl da değersiz ve incecik bir döl suyundan yarattı, sonra da bedeni ayakta tutan birer direk yaptı. Sonra o kemikleri çeşitli ölçülerde ve şekillerde takdir etti. Kemiklerin kimisi uzun ve enli, kimisi yuvarlak, kimisi küçük, kimisi büyük, kimisi düz, kimisi oyuk, kimisi de incedir.

İnsan, ihtiyaçlarını görmek için bütün bedeniyle ve bazı organlarıyla hareket etmeye muhtaç olduğundan dolayı yüce Allah onu tek bir kemikten yaratmadı. Aksine, onu hareketi kolaylaştırmak üzere aralarında eklemlerin bulunduğu birçok kemikten yarattı.

Her bir kemiğin şeklini de ondan istenen hareketi gerçekleştirecek biçimde yaptı. Sonra kemiklerin eklemlerini birleştirdi ve onları kemiklerin bir tarafından çıkarıp diğer tarafına bir bağ gibi yapıştırdığı kirişlerle (tendon) birbirine bağladı.

Sonra kemiğin bir ucunda çıkıntı, diğer ucunda ise o çıkıntının yerleşeceği bir girinti yaptı. Böylece insan, vücudunun bir kısmını hareket ettirmek istediği zaman bunu yapmak ona zor gelmedi. Eklemler olmasaydı bu şekilde hareket etmesi mümkün değildi.

Yüce Allah’ın baş kemiğini nasıl yarattığına, onu nasıl bir bütün seklinde kılıp ortası boş ve yuvarlak şekilli yedi eğimli parçadan terkip ettiği ne bir bak! Sonra belkemiğini ve kuyruk sokumu kemiğini terkip etti. Sonra sırt kemiklerini göğüs kemikleriyle birleştirdi. Bedendeki kemiklerin sayısı, eklemlerin arasında bulunan küçük kemikler hariç iki yüz kırk sekizdir.

Maksat kemiklerin sayısını bilmek değil, asıl amaç onları yaratıp düzenleyenin kudretine bakmak ve onları nasıl yaratıp düzenlediğine, şekillerini nasıl takdir edip belirli bir sayıda yaptığını düşünmektir.

Fazladan bir kemik yaratmış olsaydı insana yük olurdu, bir kemik eksik olsaydı onarılmaya ihtiyaç duyardı. Tabip, tedaviyi öğrenmek için kemikleri inceler. Basiret sahipleri ise onları yaratanın celaline delil göstermek için onları inceler. Her iki bakış ve inceleme arasında büyük fark vardır.

Sonra yüce Allah’ın, kemikleri hareket ettirmek için kasları nasıl yarattığına bak! Allah insan bedeninde beş yüz yirmi dokuz kas yaratmıştır. Bir kas etten, sinirlerden, bağlardan ve zarlardan mürekkeptir. Kaslar yerlerine ve görevlerine göre değişik hacim ve şekillerde yaratılmıştır.

Bu kaslardan yirmi dört tanesi gözbebeğini ve gözkapaklarını hareket ettirmek içindir. Onlardan bir tanesi eksik olsa gözün işlevi sekteye uğrar. Bu göz bir merceğe benzer ve göklerin sureti onda ortaya çıkar. Bu şekilde her organın belirli sayıda ve hacimde kasları vardır. Bedende olan şeyleri açıklamak uzun sürer.

Bedenin duyularla algılanmayan manalarının ve sıfatlarının hayret uyandıran tarafları ise daha acayip ve çoktur. Bir damla suda (döl suyu) bu sanatı icra eden yüce Allah’ın göklerin ve yerin melekutundaki sanatı nicedir bir düşün!

İnsanlar döl suyundan kulak, göz veya deri yapmak üzere bir araya gelmiş olsalar bunu yapmaya güçleri yeter mi? Bu bir yana, yaratıldıktan sonra onun hakikatinin künhünü ve nasıl yaratıldığını anlamak isteseler bu mümkün olur mu?

Hatta nakkaşın bir insan suretine çok benzesin diye özene bezene tasvir ettiği bir duvar üzerindeki insan suretine bakmış olsan nakkaşın yaptığı işe, maharetine ve zekasına hayran olursun, onu gözünde büyütürsün! Oysa sen o suretin boya, kalem, duvar, el, kudret, ilim ve irade ile ortaya çıktığını ve bunlardan hiçbirinin nakkaşın fiili ve yaratması olmayıp başkasının yaratması olduğunu çok iyi biliyorsun.

Nakkaşın yaptığı tek şey boya ile duvarı özel bir tertiple bir araya getirmekten ibarettir. Hal böyleyken sen ona hayret edip gözünde büyütüyorsun! Halbuki sen döl suyu önceden yokken yaratıcısının onu bellerde ve göğüs kemiklerinde yarattığını, sonra onu çıkarıp çok güzel bir şekilde şekle sokup ölçüyle yarattığını görüyorsun.

Sonra onun hayatını sürdürebilmesi için damarlarını, organlarını ve beslenme yollarını tertip etti. Yarattığı canlıyı işiten, gören, bilen ve konuşan bir canlı kıldı.

Bedenini ayakta tutması için sırtını, beslenme organlarını içeren karnını ve duyularını bir araya toplayan başını yarattı. Onları örtmesi ve koruması için gözleri göz kapaklarıyla himaye altına aldı. Kulak deliğini açıp işitmesini korumak ve zararlı haşereleri uzaklaştırmak için oraya acı bir sıvı koydu.

Kokuları koklayarak tatları anlayabilmesi için buruna koklama duyusunu bahşetti. İnsan böylece iki burun deliği sayesinde kalbini beslemek ve içindeki harareti gidermek için havayı içine çeker. Ağza da konuşan ve kalpte olanı ifade eden bir dil yerleştirdi. Hem ağzın kapağı olarak hem de sözü oluşturan harfleri tamamlamak üzere dudakları yarattı.

Sonra dar, geniş, kaba, pürüzsüz, sert ve zayıf olmak üzere muhtelif gırtlaklar yarattı ve böylece sesler birbirinden farklı oldu, iki ses birbirine benzemedi. Başları saçlarla, gözleri kirpikler ve kaşlarla süsledi. İç organları yaratıp her birini özel bir işlevi yerine getirmekle görevlendirdi.

Mideye besini pişirme, karaciğere onu kana dönüştürme görevini verdi. Dalak, safra kesesi ve böbrekleri karaciğerin hizmetine verdi. Dalak sevdayı, safra kesesi safrayı ve böbrekler de kanın usaresini süzme konusunda karaciğere hizmet verirler. Mesane ise ondan gelen suyu kabul etmek suretiyle böbreklere hizmet eder, sonra da onu idrar yoluyla dışarıya atar.

Damarlar ise kanı bedenin her yanına ulaştırma işinde karaciğere hizmet ederler. Sonra elleri yarattı ve istediği şeylere uzanabilmeleri için onları uzattı. Elin dört parmağını bir tarafa, başparmağı ise diğer tarafa yerleştirdi ki başparmak diğer parmaklara ulaşabilsin.

Bütün yaratılmışlar parmakların konumlarıyla ilgili olarak, başparmağın diğer dördünden uzakta ve ayrı konumlanıp dört parmağın farklı uzunlukta ve tek sıra halinde yan yana bulunması haricinde başka bir konumlandırma yapmak üzere bir araya gelip inceden inceye düşünmüş olsalar bunu başaramazlar.

Çünkü el ancak bu şekilde olduğunda tutmaya ve vermeye yarar. İnsan, avucunu açıp parmaklarını uzattığında üzerine dilediği şeyi koyabileceği bir tabak haline gelir. Parmaklarını yumduğunda vurma aletine dönüşür. Yarım olarak açtığında bir kepçe görevi görür. Elini açıp parmaklarını yumduğunda bir kürek yerine geçer.

Sonra parmakların uçlarında, onların süsü ve arkadan destekçisi olmak, parmak uçlarının tutamayacağı ince şeyleri tutmak ve ihtiyaç olduğunda vücudu kaşımak için tırnaklar yarattı. Uzuvların en değersizi gibi görünen tırnaktan yoksun olan bir insanda kaşıntı ortaya çıkmış olsa yaratılmışların en acizi ve zayıfı olur ve vücudunu kaşımada hiç kimse onun yerini tutamaz.

Bütün bu sayılanlar döl suyundan yaratılmıştır. Döl suyu rahimde üst üste üç karanlık içinde bulunur. Perde açılıp da göz bu karanlıkların ötesine bakabilseydi döl suyunun aşama aşama tasarımlanıp şekle sokulduğunu görür ama şekle sokanı göremezdi.

Sen hiç sanatını icra ettiği malzemeye dokunmadan onun üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunan bir ressam gördün mü? O’nu tesbih ederim, şanı ne büyük!

Rahim cenine dar gelmeye başladığında Allah ona başı aşağıya gelecek şekilde tersyüz olmasını ve dışarıya çıkmak istemesini ilham eder. Besine muhtaç bir şekilde dünyaya gelince çocuğu memelere yöneltir ve onun için oradan süt akıtır. Çünkü henüz yeni doğanın bedeni posalı gıdaları almaya elverişli değildir.

Her memede çocuğun ağzına sığacak kadar meme başı yaratmış, sonra bu meme başlarında delikler açmıştır. Süt bu deliklerden ancak çekme ve emme hareketi sayesinde çıkmaya başlar.

Dişleri yaratmayı ise çocuğun katı besinleri çiğneyebileceği vakte kadar erteler. Sonra çocuk kendi işini yapacak kadar büyüyünceye kadar anne babanın kalbini ona karşı şefkatle doldurur. Sonra da onu çocukluktan gençliğe, orta yaşlılığa (kühulet) ve yaşlılığa nakleder.

Bunlar vücudunun hayret uyandıran taraflarıdır ve sen bunlar yerine miden ve cinsel isteklerinle meşgul oluyorsun! Kendin hakkında bildiğin tek şey acıktığında yemek, doyup uyumaktır. Bütün hayvanlar bunları yapma konusunda seninle ortaktır.

Bu mertebe ne hayvanlara ne de dünyada sadece hayvanların içgüdülerine razı olan bir insana ait olamaz. Böyle bir insan hayvandan çok daha kötüdür. Çünkü hayvanın yu karıda zikrettiğimiz şeyi yapmaya kudreti yoktur. Fakat insan için bu kudret yaratıldığı halde onu kullanmayıp yüce Allah’ın nimetine nankörlük etmiştir:

  • Onlar hayvanlar gibidir, hatta yol bakımından daha da sapıktırlar! (Furkan Süresi 44. ayet)

Kendin hakkında tefekkür etmenin yolunu anladıysan üzerinde yaşadığın yeryüzü hakkında düşün. Şüphesiz ki Allah yeryüzünü dağlar vasıtasıyla tutup yalpalamasına engel olmuş, kenarlarını genişletmiştir.

Sonra yer titreyip sarsılarak hayret verici bitkiler bitirir. Yeryüzünde nehirler akıtmış ve pınarlar fışkırtmıştır. Sonra bu suyla her çeşitten bitki bitirmiştir. Yoksa bir çekirdek içinde, taze hurma salkımlarıyla çevrelenmiş bir hurma ağacı ve tek bir buğday tanesinde her birinde yüz tane bulunan yedi başak nasıl meydana gelirdi?

Sonra bitkilerden yapılan ilaçlara ilginç faydalar bahşetti. Bu bitki besliyor, şu kuvvet veriyor, ötekisi serinletiyor, diğeri ısıtıyor, bir başkası damarların derinliklerinden safrayı atıyor, öteki balgamı ve sevdayı söküyor, diğeri balgama ve sevdaya dönüşüyor, başka biri ferahlık verirken diğeri uyutuyor, biri diriltirken öteki öldürüyor.

Yeryüzünde biten her yaprakta, insanoğlunun künhüne vakıf olamayacağı nice faydalar vardır. Bitkilerden her birini yetiştirmede çiftçi özel bir işlem yapmaya ihtiyaç duyar. Hurma ağaçları, erkek hurma ağacının salkımları dişinin salkımları üzerine konmak suretiyle aşılanarak, asma ağacı kesilip dal aşısı yapılarak yetiştirilir. Ekinler yabancı otlardan temizlenir. Bu bitkilerden bazıları toprağa tohum atmak, bazısı dal dikmek, bazısı da ağaca aşılamak suretiyle yetiştirilir. Bütün bunları açıklamak uzun süreceğinden amacımıza varamayız. Bu kadarıyla yetinelim.

Yüce Allah’ın ayetlerinden biri de dağların içine yerleştirilmiş olan cevherlerdir. Bunlar altın, gümüş, firuze vb. madenlerdir. Altın ve kurşun gibi bazı madenler çekiç altında istenilen şekle girerken, firuze gibi bazı madenler şekle girmez. Yüce Allah nasıl olup da bu madenleri çıkarmanın, arıtmanın ve onlardan kaplar, aletler, paralar ve süs eşyaları elde etmenin yolunu insanlara gösterdi?

Sonra neft (ham petrol), kükürt, zift ve diğer madenlere bak! Onların en değersizi tuz olup ona ancak yemeklere lezzet vermek için ihtiyaç duyulur. Bir beldede tuz olmasa orası helak olur. Yüce Allah’ın rahmetine bak ki bazı toprakları tuzlu yapmıştır.

Şöyle ki, yağmur suyu üzerinde biriktiğinde tuza dönüşür. Yeryüzünde bulunan her şeyde nice hikmetler vardır. Hiçbir şey boşuna yaratılmamıştır. Yüce Allah bu hususta şöyle buyuruyor:

  • Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanla- ri oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. Onları sadece gerçek bir se- beple yarattık (Duhan Süresi 38-39. ayet)

Yüce Allah’ın ayetlerinden biri de çeşit çeşit hayvanlar ve onları da uçan ve yürüyen olmak üzere kısımlara ayrılmasıdır. Yürüyenler de kendi arasında iki ayağı üzerinde, dört ayağı üzerinde, on ayağı üzerinde, yüz ayağı üzerinde yürüyenler olmak üzere kısımlara ayrılır.

Sonra hayvanlar yararları, şekilleri, huyları ve tabiatları itibariyle de kısımlara ayrılır. Havadaki kuşlara, karadaki vahşi hayvanlara ve evcil hayvanlara bir bak! Onlarda göreceğin hayret verici özellikler onları yaratanın büyüklüğü, takdir edenin kudreti ve suret verenin hikmeti hakkında sende kuşkuya asla yer bırakmaz.

Bir sivrisineğin, karıncanın veya bal arısının ki bunlar yuvalarını yapmada, besinlerini toplamada, eşine alışkın olmada, kendisi için yiyecek biriktirmede, yuvasını düzenlemedeki maharetinde ve ihtiyaçlarını görmede hayvanların en küçükleridir- hayret verici özelliklerini zikretmek istesek bunu yapamayız.

Örümceğin kendi evini yaptığını görürsün. Örümcek bunu yapmaya başlarken öncelikle aralarında bir arşın veya daha az mesafe bulunan birbirine yakın iki nokta arar ki ipliğini bunların arasına gerebilsin. Sonra ipliğini oluşturan salgısını, ona yapışması için bir noktaya atar. Sonra diğer noktaya koşup ipliğin diğer ucunu berkitir. Sonra ikinci üçüncü kez gidip gelir ve iki nokta arasındaki mesafeyi geometrik bir dengeye oturtur.

İplik düğümlerini iyice sağlamlaştırıp uzunlamasına iplikleri düzene koyduktan sonra enlemesine olanları işlemekle uğraşır. Enlemesine olan iplikleri uzunlamasına olanların üzerine çekip birbirine yapıştırır. Sonunda uzunlamasına olan ipliklerle enlemesine olanların birleştikleri yer üzerinde düğümü berkitir.

Bütün bunları yaparken geometrik uygunluğu gözetir. Böylece ördüğü şeyi, içerisine sivrisinek ve karasineklerin düştüğü bir ağ haline getirir. Sonra da bir köşeye sinip avın ağına düşmesini gözetler. Av ağa düştüğünde hemen onu yakalayıp yemeye koşar.

Bu şekilde avlanmaktan aciz kalırsa bir duvar köşesinde kendisine yer arar ve köşenin iki tarafı arasını bir iplikle birleştirip kendisini başka bir iplikle o ipliğe asılı tutarak havada baş aşağı durup uçan bir sinek bekler. Bir sinek uçarsa hemen kendisini ona doğru fırlatır, onu yakalayıp ipliğiyle bacaklarını sarıp iyice sağlamlaştırır, sonra da yer.

Küçük veya büyük her hayvanda bu türden sayılamayacak kadar hayret verici özellikler vardır. Acaba örümcek bu sanatı kendi kendine mi öğrendi, bir insandan mı öğrendi yoksa ona yol gösteren ve öğreten birisi yok mu?

Basiret sahibi bir insan örümceğin zavallı, zayıf ve aciz bir yaratık olduğundan şüphe eder mi? Hatta kocaman ve açıkça göz önünde bulunan fil bile kendi işini yapmaktan acizken bu zayıf hayvancık nasıl böyle olmasın? Onun şekli, sureti, hareketi, doğru şeyler yapması ve sanatının hayret uyandıran özellikleri onu yaratan hikmet sahibini ve her şeyi bilen yaratıcısını göstermez mi?

Basiret sahibi insan, bu küçücük hayvanda her şeyi çekip çeviren yaratıcının büyüklüğüne, yüceliğine, mükemmel kudretine ve hikmetine dair akıllara durgunluk veren şeyleri görür. Bu konuda anlatılacak sayısız örnek vardır. Çünkü hayvanlar, onların şekilleri, huyları ve tabiatları sınırsızdır.

Kalplerin onları ilginç bulmamasının sebebi, çok görüldükleri için onlara alışık olmalarıdır. Hatta insan garip bir hayvan gördüğü zaman hayreti depreșir . Oysa insan, hayvanların en garibi olduğu halde kendisine hayret etmez.

Hatta insan alışık olduğu evcil hayvanlara, onların şekillerine, suretlerine, sonra yüce Allah’ın insanlar için elbise, konup göçerken barınak, içeceklerini ve yiyeceklerini saklamak için kap, ayaklarını korumak için ayakkabı kıldığı derilerinin, yünlerinin, kıllarının yararlarına baksa, onların sütlerini ve etlerini insanlar için besin kılmasını, bazı hayvanları sadece binmek, bazılarını da ağır yükleri taşıyıp çölleri aşmak üzere yaratmış olduğunu düşünse onları yaratıp suret verenin hikmeti karşısındaki hayreti daha da artar.

Çünkü yüce Allah o hayvanlar ancak onları yaratmazdan önce bütün yararlarını kuşatmış olan bir ilimle yaratmıştır. Bütün işlerin tefekkürsüz, teemmülsüz, tedebbürsüz ve bir vezirden veya işaret edenden destek almayacak biçimde ilminde açık seçik mevcut olduğu Allah’ı tesbih ederim. O her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan, hikmet sahibi ve her şeye gücü yetendir.

Yaratmış olduklarının içinden en azın azıyla, ariflerin kalplerinden kendisinin bir olduğuna dair dosdoğru şahitliği çıkarmıştır. Halka düşen görev ancak O’nun üstünlüğüne ve kudretine boyun eğmek, Rab olduğunu kabul etmek, yücelik ve azametini bilmekten aciz olduğunu kabul etmektir.

Yüce Allah’ın ayetlerinden biri de yeryüzünün kıtalarını çepeçevre kuşatmış olan denizlerdir ki bu denizler bütün dünyayı kuşatan en büyük denizin birer parçasıdır. Hatta suyun örtmediği karaların hepsi suyun yanında, büyük bir denizdeki adaya benzer. Yeryüzünün kalanı ise suyla örtülüdür.

Deniz içindeki şeylerin hayret uyandıran özellikleri ise karada gördüklerinden kat kat fazladır. Bazen denizdeki büyük bir balina bir ada zannedilerek gemi yolcuları onun üzerine inerler. Yolcular onun üzerinde ateş yaktıklarında hareket etmeye başlar ve yolcular ancak bu sayede onun bir hayvan olduğunu anlarlar. Karada yaşayan at, kuş, inek ve insan gibi canlıların hepsinin bir benzeri, hatta kat kat fazlası denizde de yaşar. Denizde, karada bir benzeri görülmeyen hayvanlar da vardır.

Sonra yüce Allah’ın inciyi nasıl yaratıp su altındaki bir sedefin içinde yuvarlak şekle soktuğuna bir bak! Mercanları su altındaki sert kayalardan nasıl bitirdiğine bak! Mercanlar, ağaç şeklinde bitkiler olup taştan biterler. Sonra bunların dışındaki amberi ve denizin dışarıya çıkarıp attığı çeşitli harikaları düşün!

Sonra gemilerin hayret uyandıran yanlarına bak! Nasıl da yüce Allah onları su yüzünde tutup içlerinde tüccarları, mal edinmek isteyenleri ve başka amaçlarla yolculuk edenleri gezdiriyor. Yüce Allah, yüklerini taşıması için gemiyi insanların emrine vermiş, sonra onları yürütmek için rüzgarları göndermiş, sonra da denizcilere rüzgarların çıktığı yerleri, esiş yönlerini ve vakitlerini öğretmiştir.

Bütün bu saydıklarımızdan daha da hayret uyandıranı su damlasıdır. Su damlası ince, şeffaf ve akıcı bir cisim olup terkibi çok latiftir ve emre amadedir. Yeryüzünde yaşayan bütün hayvanların ve bitkilerin canlı kalması ona bağlıdır.

Kul su içmeye ihtiyaç duysa ve bunu yapmasına engel olunsaydı yeryüzünün bütün hazinelerini ve dünya mülkünü onu içmek uğruna verirdi. Sonra suyu içtiğinde onu dışarıya çıkarmasına engel olunsaydı onu çıkarmak için yeryüzünün bütün hazinelerini ve dünya mülkünü verirdi.

İnsanoğlunun nasıl olup da dinar, dirhem ve değerli madenleri gözünde büyütüp de yüce Allah’ın bir damla sudaki nimetini görmediğine şaşılır! Oysa o bir damla suyu içmeye ve içtiğini çıkarmaya muhtaç olduğunda bu uğurda bütün dünya onun olsa vermeye hazırdır.

Bütün bu zikrettiğimiz şeyler hal lisanıyla konuşan, onları yaratanın yüceliğini ortaya koyan, onları yaratmadaki mükemmel hikmetini anlatan, kalp ve akıl sahiplerine o güzel nağmeleriyle şöyle seslenen apaçık deliller ve birbirini destekleyen işaretlerdir:

Beni, suretimi, terkibimi ve faydalarımı görmüyor musun? Benim kendi kendime oluştuğumu veya kendi cinsimden birinin beni yarattığını mı zannediyorsun? Üç harfle yazılmış bir kelimeye bakıp onun kesin bir şekilde bilgi sahibi, kudretli ve iradeli bir insan tarafından yazıldığını anlıyorsun da gözlerin kendisini ve hareketini algılayamadığı ilahi bir kalemle benim yüzümün sayfalarına yazılmış olan ilahi yazıların hayret uyandıran özelliklerini görmüyorsun! Bundan utanmıyor musun? Sonra kalbin bütün bunları yaratanın yüceliğinden gaflete düşüyor!

Şu döl suyu kulak verip şahit olan kişiye şöyle söylüyor: Karnın içerisinde hayız kanına batmış, tasarımın ve şekillendirmenin ortaya çıkmaya başladığı anda nakkaşın gözbebeğimi, gözkapaklarımı, alnımı, yanaklarımı ve dudaklarımı nakşettiğini hayal et! Nakışların aşama aşama teker teker ortaya çıkmakta olduğunu görürsün. Fakat ne döl suyunun içinde ne de dışında herhangi bir nakkaş göremezsin.

Rahmin içinde ve dışında da göremezsin. Ne annenin ne babanın, ne döl suyunun ne de rahmin bundan haberi vardır. Bu, kalemle ilginç bir suret çizerken gördüğün nakkaştan çok daha hayret verici! Çünkü sen kalemle çizilen o surete bir veya iki kez bakmakla yapmasını öğrenebilirsin. Acaba döl suyuna dokunmadan ve ne içerden ne de dışardan onunla temas etmeden içini, dışını ve bütün parçalarını kapsayan bu türden bir nakşı ve şekil vermeyi öğ renmeye gücün yeter mi?

Eğer bu hayret uyandıran şeylere şaşmıyorsan ve onlar vasıtasıyla şekil verenin, nakşedenin, takdir edenin hiçbir dengi olmadığını ve hiçbir nakkaş ve ressamın ona denk olmadığını, nakşına ve sanatına denk bir nakış ve sanat olmadığını, iki fail arasındaki farklılık ve uzak- lığın iki fiil arasındaki kadar büyük olduğunu anlamıyorsan, bütün bunlara şaşmıyorsan o zaman şaşmadığına şaşmalısın!

Çünkü bu hal her türlü şaşılacak şeyden daha gariptir. Bu kadar açık olmasına rağmen senin basiretini kör edip bu açıklamayı anlamana engel olan şeye şaşmalısın asıl! Yol gösteren, saptıran, bahtsız ve bahtlı eden Allah’ı tesbih ederim. O Allah ki sevenlerinin basiret gözlerini açıp alemin bütün zerrelerinde ve parçalarında kendisini müşahede etmelerini sağlamış, düşmanlarının kalplerini kör edip izzeti ve yüceliği ile onlardan perdelenmiştir.

Bütün yaratma işi ve emir O’na aittir. O’nun hükmünü geri çevirecek yoktur, kazasını takip edecek de yoktur. Yüce Allah’ın ayetlerinden biri de gökle yer arasında sıkışmış olan şeffaf havadır. Rüzgar estiğinde dokunma duyusuyla cismi algılanmaz, şahsı gözle görülmez. Rüzgar denize benzer. Kuşlar kanatları vasıtasıyla havada yüzerler, tıpkı deniz hayvanlarının suda yüzmesi gibi…

Rüzgarların esmesiyle hava tıpkı deniz dalgalarının harekete geçmesi gibi hareketlenir. Yüce Allah havayı hareketlendirip onu hızla esmeye başlayan bir rüzgara dönüştürdüğünde dilerse “Biz, rüzgarları aşılayıcı olarak gönderdik (Hicr 22)” kavlinde olduğu gibi onu rahmetinin önünde bir canlanma vesilesi yapar, rüzgarın hareketiyle havanın ruhu hayvanlara ve bitkilere, büyüyüp gelişmelerine hazırlık yapmaları için ulaşır.

Dilerse rüzgarı “Biz onların üstüne, uğursuzluğu devamlı bir günde dondurucu bir rüzgar gön derdi (Kamer 19)” kavlinde buyurduğu gibi isyankar mahlukların üzerine bir azap olarak gönderir.

Sonra havanın letafetine bak! Sonra suda hapsedilmiş olan havanın şiddetine ve kuvvetine bir bak! Havayla şişirilmiş olan bir tulumu güçlü bir adam suya batırmaya çalıştığı zaman bunu başaramaz. Suyun üzerine bırakılan sert bir demir parçası hemen batar. Havanın latif olmasına rağmen o kuvvetiyle nasıl da suya mukavemet ettiğine bak!

Bu hikmetten dolayı yüce Allah, gemileri suyun üzerinde tutmaktadır. İçinde hava bulunan her nesne suya batmaz. Çünkü hava suya batmaz, böylelikle gemiyle su arasında kalır ve onca ağırlığına ve sertliğine rağmen gemi latif havada asılı olarak yoluna devam eder, tıpkı bir kuyuya düşerken oraya düşmesi imkansız olan kuvvetli bir adamın eteğine yapışan kimse gibi…

Gemi, gövdesiyle güçlü havanın eteklerine yapışarak suya batmaktan kurtulur. Onca ağırlığına rağmen gemiyi gözle görülen bir bağ ve atılan bir düğüm olmaksızın latif havada asılı tutan Allah’ı tesbih ederim.

Sonra havanın hayret uyandıran yanlarına, orada ortaya çıkan bulutlara, gök gürültüsüne, şimşeğe, yağmura, kara, ateş toplarına, yıldırımlara ve gökle yer arasında görülen diğer ilginç olaylara bak!

Gözünle yağmuru görmen ve kulağınla gök gürültüsünü işitmen dışında bunlardan bir nasibin yoksa hayvanlar da bu bilgide sana ortaktırlar. Hayvanlar alemi çukurundan çıkıp yüce topluluğun alemine yüksel! Gözünü açtığında o alemin zahirini algıladın. Şimdi gözünü kapat ve içteki basiret gözünle onun içindeki hayret verici ve garip sırlarını görmeye çalış.

Yoğun ve karanlık bulutun nasıl olup da hiçbir bulutun bulunmadığı gökyüzünde birden toplandığını düşün. Yüce Allah’ın dilediği zaman ve yerde onu nasıl yarattığını tefekkür et. Onca yumuşaklığına rağmen o bulut ağır su damlalarını taşımakta ve yüce Allah’ın suyu göndermeye izin vermesine kadar havada tutmaktadır. Sonra yüce Allah her damlayı belirli bir büyüklükte ve dilediği şekilde göndermektedir. Bazen bulutların toprağa suyu serptiğini ve su damlalarını birbirine değmeyecek şekilde indirdiğini görürsün.

Hatta her bir damla kendisi için çizilmiş olan yoldan giderek yere iner, o yoldan sapmaz ve ne sonradan gelen damla öne geçer, ne de öndeki geride kalır. Bütün yaratılmışlar bir su damlasını yaratmak, bir beldeye veya bahçeye düşen yağmur damlalarının sayısını belirlemek üzere bir araya gelmiş olsalar bunu başaramazlar. O damlaların sayısını ancak onları var eden bilir.

Sonra her bir yağmur damlası belirli bir toprak parçası ve belirli bir hayvan için tayin edilmiş olup gözle görülmeyen ilahi bir yazıyla üzerinde şöyle yazar:

“Bu damlalar şunun, şunun rızkıdır.” Sonra latif ve yumuşak olan sudan sert olan dolunun meydana gelmesine, karların atılmış pamuklar gibi havada uçuşmasına bak!

Bazen cahilin biri der ki, suyun yere inmesinin sebebi doğası itibariyle ağır olmasıdır. Ona denilir ki, doğa nedir ve doğası ağır olmak olan suyu kim yarattı? Bu suyu ağacın kalbine yükseltip bütün meyvelere ve yapraklara yayılmasını sağlayan nedir?

Suyun küçük damarlar içinde aktığını ve bunların da yaprağın ana damarına bağlandığını görürsün. Sonra yaprak boyunca uzanan bu büyük ana damardan küçük damarlar çıkar. Sanki ana damar bir nehir ve ondan ayrılan küçük damarlar birer dere gibidir. Sonra bu derelere benzeyen damarlardan çok daha küçük olanlar çıkar. Sonra da bunlardan gözün göremeyeceği ağ gibi ince iplikler çıkarak yaprağın yüzeyine yayılır.

Su, bu damarların içinde akarak yaprağın her zerresine ulaşıp onu besler ve büyütür. Böylece yapraklar taze ve parlak kalır. Doğası gereği su aşağıya doğru hareket ettiğine göre burada yukarıya doğru nasıl hareket etmektedir? Eğer birisi tarafından yukarıya doğru çekiliyorsa o çekeni ağacın emrine veren kimdir?

İş, sonunda mahlukatı yaratana gelip dayanıyorsa o zaman ne diye işin başında bu husus O’na havale edilmiyor? O halde cahilin nihayeti, akıllının başladığı yerdir. Yüce Allah’ın ayetlerinden biri de göklerin melekutu ve onlarda bulunan işaretlerdir. Çünkü gökler dışındaki her cisim, göklerin yanında denizdeki bir damladır veya ondan daha küçüktür.

İşte bundan dolayı yüce Allah kitabında gökleri tazim edip yücelterek şöyle buyurmuştur:

  • Burçlara sahip gökyüzüne andolsun! (Buruc Süresi 1. ayet)
  • Gökyüzüne ve tarıka (sabah yıldızına) yemin ederim! (Tarık Süresi 1. ayet).
  • İçinde yörüngeleri olan göğe andolsun! (Zariyat Süresi 7. ayet);
  • Gökyüzüne ve onu bina edene yemin ederim! (Şems Süresi 5. ayet)

Yüce Allah bir başka yerde gökler hakkında tefekkür etmeyenleri kınayarak şöyle buyurmaktadır: Biz gökyüzünü korunmuş bir tavan gibi yaptık. Onlarsa gökyüzünün ayetlerinden yüz çeviriyorlar (Enbiya Süresi 32. ayet)

Göklere bir bak! Göklere bakmak başını kaldırıp göğün maviliğini, yıldızların parlaklığını ve birbirlerinden uzak yerlerde bulunduklarını görmek değildir. Hayvanlar da böyle bakarlar!

Göklere bakabilmen için önce kendine, sonra üzerinde yaşadığın yeryüzüne, sonra her yanını kuşatan havaya, sonra bitkilere ve hayvanlara, havanın hayret verici hallerine bakıp daha sonra göklere, sonra Kürsi’ye, sonra arşa, sonra arşı taşıyanlara bakabilirsin. En sonunda da Arş’ın Rabbine bakabilirsin.

Bu hale gelebilmen için engin çölleri aşman, uçsuz bucaksız mesafeleri geçmen, çok yüksek engelleri atlaman gerekir. Oysa sen henüz en yakında bulunan engeli atlamadın. Bu engel nefsinin zahirini bilmendir. Sonra da yüzsüzlük edip Rabbini tanıdığını söylüyor ve “O’nu tanıdım, yarattıklarını tanıdım, başka ne hakkında düşüneceğim?” diyorsun!

Göğe, gökteki yıldızlara, dönüp durmalarına, Güneş’e, Ay’a ve bıkıp usanmadan hareket etmelerine bak! Hatta onlardan her biri yüce Allah’ın evreni kitap sicilini dürer gibi düreceği vakte kadar ne fazla ne eksik, belirli bir hesaba göre yörüngelerinde akıp gitmektedir. Gökteki yıldızları düşün, bazıları kırmızıya, bazısı beyaza, bazıları da kurşuni renge çalar.

Sonra yıldızların şekillerine bak! Her yıldızın renginde, şeklinde ve konumunda yüce Allah’ın birçok hikmeti gizlidir. Güneş’in yörüngesini ve aydınlık vakti ile karanlık vaktini birbirinden ayırmak için doğup batmasını düşün. Böylece çalışma zamanı ile uyuma zamanı birbirinden ayrılır.

Yüce Allah’ın geceyi gündüze ve gündüzü geceye katmasına ve özel bir tertip üzere günleri ve geceleri uzatıp kısaltmasına bak. Yüce Allah’ın Güneş’in yörüngesini göğün ortasından yana doğru kaydırıp yazı, kışı, ilkbaharı ve sonbaharı meydana getirmesine bir bak!

Güneş yörüngesinde giderken göğün ortasından aşağıya doğru indiğinde hava soğur ve kış gelir. Göğün tam ortasına geldiğinde sıcaklık artar. Bu iki nokta arasında bulunduğunda ise hava mutedil olur. Denildiğine göre Güneş dünyadan yüz altmış küsur kat daha büyüktür. Yıldızların en küçüğü bile dünyadan sekiz kat büyüktür.

Bir yıldızın büyüklüğü bu olunca yıldızların çokluğuna ve onların yoğun bir şekilde toplandığı göğe bak! Sonra yıldızların ne kadar hızlı hareket ettiklerine bak! Hızlarını algılamak bir yana, sen onların hareket ettiklerini bile hissetmezsin! Ancak onların, bir yıldızın genişliği kadar mesafeyi bir anda katettiklerinden şüphe etmezsin.

Gözünün küçüklüğüne ve göğün büyüklüğüne rağmen gözünün göğü nasıl ihata ettiğine bak! Göğü yaratana bak ki onu direksiz ve üstten bağlayıp tutan bir şey olmadan nasıl da tutuyor

Şaşarım sana! Zengin birinin evine girip boyayla tezyin edilmiş ve altınla kaplanmış olduğunu görünce ona duyduğun hayranlığın hiç bitmiyor ve kalan ömründe onu anlatıp duruyorsun! Oysa sen sürekli olarak bu görkemli eve (evrene), onun arzına, çatısına, hayret verici eşyalarına, garip hayvanlarına ve eşsiz nakışlarına bakıp durduğun halde kalbinle ona iltifat etmiyor, onu yaratanın yaptığı bina hakkında düşünmüyorsun!

Kendini ve Rabbini unutup midenle ve cinsellikle meşgul oldun! Ganimet bildiğin tek şey bir grup insanın sana yönelip dilleriyle hoşuna giden şeyler söyleyip kalplerinde senin hakkında çirkin inançlar taşımalarıdır. Sana duydukları sevgide samimi olsalar bile sana ne bir zarar ne de fayda vermeye güçleri yetmez.

Sen bu gafletinle, hükümdarın sarayı içinde kazmış olduğu yuvasından çıkıp başka bir karıncayla karşılaşan ve ona yuvasından, onu nasıl yaptığından, içerisine neler koyduğundan söz edip ne hükümdarın sarayından ne de o sarayda oturan hükümdardan bahsetmeyen karıncaya benziyorsun.

Yüce Allah’ın kurduğu evden böyle gafilsin! Gökler hakkında ancak karıncanın evinin çatısı hakkında bildiği şeyleri biliyorsun. Fakat karıncanın bu hususta mazereti vardır. Çünkü onun bunları bilmesinin bir yolu yoktur. Oysa senin böyle bir yolun olduğu halde onu kullanmıyorsun!

Buraya kadar anlattıklarımız tefekkür edenlerin düşüncelerinin gezip dolaştığı karmaşık konuların bir kısmıydı. Yoksa yaratılmışların bazı özelliklerini ihata etmeye ne ömürler yeter ne de bilgiler kafi gelir.

Fakat sen yaratılmışların hayret verici hallerine ne kadar çok vakıf olursan, onları yaratanın yüceliğine dair bilgin o kadar mükemmel olur. Sahip olduğu bilgilerden dolayı büyük gördüğün bir alimin yazdığı kitapları görüp incelediğinde kalbindeki değeri nasıl daha da artıyorsa bizim burada işaret ettiğimiz hususları bir düşün.

Bu sayılan şeylere yüce Allah’ın fiili ve sanatı olmaları yönünden bakan kişi, yüce Allah’ın yüceliğine ve azametine dair bilgiyi elde eder. Söz konusu fiillere ve sanata, sebepleri yaratanla irtibatları yönünden değil de birbirlerine olan etkileri yönünden bakan kişi şekavet ehli ve bedbaht olur. Cahillerin ayaklarının kaydıkları yerden ve dalalete düşüren şeylere meyletmekten Allah’a sığınırız.

Kaynak: İbnü’l Cevzi / Minhacü’l Kasıdin ve Müfidü’s Sadıkin / C: 2 / bkz: 641-653

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir