1. Anasayfa
  2. Uncategorized

Eski Vakitler Yeni Zamanlar


Bir vardı bir yoktu. Çok vardı hiç yoktu. Eski insanların ömürleri kısa hayatları uzun olurdu. İnanmazsanız zeytin ağacına sorun.

Şimdi öyle mi, ömürlerimiz uzun ve ne kadar kısa hayatlarımız. Göz açıp kapayıncaya kadar geçip gidiyor zaman. Saatlerimizin zembereği boşalmış, vakit hep çok geç. Gece ile gündüzü karıştırıyor, yine de yetiremiyoruz zamanı.

Sahi neydi zaman? Gerçek mi, vehim mi? Araz mı? Cevher mi?

Düşünce tarihi önce zamanın varlığını diline doladı. Ezeli olduğunu savunanlar da oldu, varlığın ölçüsüdür diyenler de. Gerçekliğine inananlar da bir vehimden ibaret görenler de… Varlığı apaçık olandı zaman. Hakikatine vakıf olmak ise zordu. Bu sebeple ki insan zihninin sınırlarını zorlayan kadim konular arasında yer buldu kendine. İnsan sadece ölçüp biçmek değil, anlamak da istedi zamanı, Yaradan’ın yemin ettiği vakti.

İnsan; gün ve geceyi, hafta ve ayı bilse de, seneleri bir bir saysa da, zihninde üç mefhum vardır zamana dair. Dün, bugün ve yarın.

Dün geçmiştir, yarın ise muamma. İnsanın elinde olan yaşadığı andır. İşte bu yüzden irfan ehli her şeyden önce anı yaşamaya, vaktin oğlu olmaya, zamanı kendimize ait kıldığımız doğrultuda zamana ait olmaya davet eder.

Geçmişi ve geleceği şimdiye sıkı sıkıya bağlar, insanı içinde bulunduğu zamanda yaşamaya, onu değerli kılmaya çağırır. Yaradan, Kur’an-ı Kerim’de asra, gün ve geceye, kuşluk vaktine yemin ederek bizleri zaman konusunda düşünmeye sevk eder.

“Yemin olsun, kuşluk vaktine. Kararıp sakinleştiği zaman geceye… (Duha 1-2)”.

Kur’an’da geçmiş zaman da gelecek zamanda ana bağlanmış, onun etki alanına dahil edilmiştir. Döngüsel ya da sarmal zaman anlayışları, boyutlar, kuantum…

Her biri insan zaman ilişkisinin, insanın zaman ile olan didişmelerinin meyveleridir. Fiziksel kronolojik bir zaman içinde geçmişi ve geleceği konumlandıran insan bugünün kıymetini anlayacaktır. Hızın baş döndürdüğü modern çağda insan; geçmişin hesabını tutmak, geleceğe dair planlar yapmak için zamanı takvimlere çengellerle tutturmaya çalışır.

Onu böler, böldükçe çoğalacağı yanılgısına kapılır. Yine de yetinemez ve yetiremez zamanı. Kent yaşamı geceyi ve gündüzü birbirinden ayıran amilleri bir bir sildi yaşamın içinden. Gece ile gündüzün kirli bir su gibi iki bardağın arasında gidip geldiği günler yok artık.

Gece, göğün kandillerini tüllendiren ışıklarla bezeli. İnsan, hırsın ve arzunun taşlarından örülü yolda durmaksızın koşuyor. Yarınlar, yapılması gereken elzem işlerle dolup taşmakta. Tuiavii’nin söylediği gibi:

“Papalagi’nin hiç zamanı yok… Güneşin doğuşuyla batışı arasında kullanmadığı hiçbir zaman kalmasa yine de yetmez Papalagi’ye”

Halbuki zaman, içinde bulunduğumuz an ile sınırlı bir mefhumdan öte nedir? Zamanın izafiliği sadece kozmolojinin cephesinden ifade edilmez. İnsan, doğası gereği de kendi ördüğü cephelerle zamanı ve mekanı genişleten veya sıkıştıran psikolojik etkenlere de açıktır.

Hangi saat ölçebilir, hastane kapısında bekleyen bir hasta yakını için zamanı. Hangi takvim, günleri hakkıyla sayıp rafa kaldırabilir. İşte bu yüzden kimi zaman saniyeler geçmek bilmezken kimi zaman fark edilmeden günler hatta yıllar düne karışır. Vakit, insanın sermayesidir.

Doğru işlendiğinde mümbit bir toprak gibi cömertçe bereketini sunar. Müsrifçe harcandığında ise kişiyi hüsrana sürükler. Kur’an-ı Kerim’de asra yemin edilmekte; iman eden, salih amel işleyen, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler dışında insanın ziyanda olduğu söylenmektedir.

Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili’nde Asr suresinin tefsirinde felsefecilerin ve kelamcıların zaman mefhumu üzerine söylediklerini de üstü kapalı bir şekilde eleştirerek şu dörtlüğü dillendirir:

“Mazî hayal, manzarı ati henüz adem, Hal oynatır şuurumu bilmem nedir bu dem? Bir an imiş meali kitabı vücudumun Ömrüm şu gamgüarım olan satrı mürtesem” (Geçmiş bir hayal, geleceğin ise henüz manzarası yok Şuurumu oynatan şimdiki zamandır, nedir bu an onu bilmem Vücut kitabımın anlamı bir anmış Ömrüm ise şu keder ortağım olan yazılmış bir satırdan ibaretmiş)

İnsan aslında hep bir iş ya da oluş üzeredir. İnsana düşen görev, bu iş ve oluş halini her dem verimli kılabilmektir. Hakkı verilmeyen vakit bile aslında eli boş geçip gitmez, ellerimiz arasından kayıp giderken ömrümüzden kopardığı parçaları da eteğinde götürür.

Hz. Peygamber (s.a.v) de vaktin ehemmiyetine işaret etmiş, insanların onu değerlendirme konusunda yanılgıya düştüklerini vurgulamıştır.

“İki nimet vardır ki insanların çoğu (onları değerlendirme hususunda) aldanmıştır: Sağlık ve boş zaman”

Vakte değer veren de değer katan da aslında insandır ve insan, zamanı kendi öncülleriyle biçimlendirir, yaşayışıyla yorumlar. Şimdilerde terkedilmiş, muvakkithanelere bırakılmış olsa da bir zamanlar sahiplerini zamandan takribi olarak haberdar eden ezanî saatler belli bir hayat tarzının ürünüdürler. Ahmet Haşim’in de dediği gibi

“Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihayetini akşamın ziyaları tayin eder. Madenden sağlam kapaklar altında saklı tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki hareketiyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan aşağı yukarı bir sıhhatle, haberdar ederlerdi”

Müezzinlerin seherlerde okuduğu ezanlar ile başlar Müslüman saati. Vakit kapımızı çalmış, kendini hatırlatmıştır, o vakit sabah namazı vaktidir. Uykunun tatlı örtüsünü aralayanlar için bütün bereketini kuşanır seher vakti. Ruhi ve bedeni sıhhatin membaını sunar, onu karşılayanlara.

Neşe ve ümidin başlangıcı olur. Ardından günlük koşuşturmalar, telaşlar başlar. Ademoğlu rızkının peşine düşer, meşguliyetlere dalar. Zeval vakti bir kez daha yenilenmenin, gün ortasında şöyle bir durup düşünmenin;

Yaradan ile buluşup şükretmenin, hayatın orta yerine bir sekte vurmanın, soluklanmanın vaktidir. İkindinin tatlı rehavetinde ve akşamın kızıllığında bir kez daha… Sonra gecenin karanlığı perde perde iner, vakit yatsı namazı vakti olur. Günler uç uca eklenir, müminin bayramı Cuma’ya erişilir.

Aylar birbirini kovalar, mevsimler geçer, ramazan hanelere misafir olur. Müslümanın dünyası kutlu vakitler, mübarek günler ve aylarla örülür. Manevi bir ilkim ile hemhal olan ramazanda vakit, ince hatlarla birbirinden ayrılır.

İmsak ve iftar vakitleri günü, iş ve eylemleri keskin çizgilerle böler. Öyle ki sofralar kurulup iftariyelikler hazır edilir de bütün gün oruç tutmuş bedenler vakit tamam olmadan o nimetlere el uzatmaz. ramazan ayı bu cihetle vakit bilincinin yüksek perdeden idrak edildiği bir aydır.

Yine ramazan ayında itikafa giren müminler zamanın hoyratlığına mukavemet etmekte, sair ömürlerinin mülahazasını yapmaktadırlar. İtikaf, kişinin kalbini ve zihnini dünya meşgalelerinden kurtarması, bütün benliği ile Rabbine yönelmesidir. Tene konuk olan can, bedeni ve süfli arzulardan sıyrılarak sadece ibadet ve tefekkür ile meşgul olur.

Her günün ömür takviminden düşen bir yaprak gibi yok olup gittiğini mülahaza eder. Bilhassa tefekkür itikafın mütemmim cüzüdür. Bu yönüyle itikaf yenilenmenin, tazelenmenin kapılarını açar. İnsan hikmet denizinin kıyılarında gezinir. Mizana varmadan yükünü tartar.

Anı değerlendirir, dünün muhasebesini yapar, geleceğe dair niyetlerini kuşanır. Ömür; başlangıcı ve sonu Allah tarafından takdir edilen, tasarrufu ise insanın iradesine bırakılan, külli zamandan cüzi bir parçadır. İçinde bulunduğumuz asır, insanı adeta altı vecihten kuşatıp faniliği görünmezlik pelerinlerinin ardına saklayarak bireyi sonsuz, sınırsız ihtiyaçlar ile tutsak etmeye yeltenir.

Bu sebeple ki masivayı dışarda bırakarak kişinin kendine yönelmesi, kendi ile karşılaşması önemlidir. İnsan, hakikat yolunu kendi iç dünyasına çıktığı yolculuklarla keşfedecektir. O zaman, sermayesi olan vakti fani olana değil baki olana sarf edecek, bir işi bitirdiğinde hemen diğerine koyulacak, mazinin yası yahut atinin hayali ile beyhude zaman geçirmeyip anda yaşayacak, anı değerli kılacaktır.

Zeynep Demir

Kaynak: Diyanet Aile Dergisi / Haziran 2018 / bkz: 27-29

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir