Fatiha Süresi: Allah-u Teala’nın, gaflet uykusundan ve nisyan (Hakk’ı unutma) uyuklamasından kendisini uyandırdığı kimse için, alemler ve onlarda olan her şeyin, Zat-ı ilahinin isimleri üzerine müterettip sıfatların eserlerinden başka bir şey olmadığı gizli değildir. Çünkü Zat için vücudun, varlığın her bir mertebesine matuf bir ism-i hass ve o mertebeye ait özel bir sıfat vardır.
Bu her bir isim ve sıfatın kendine mahsus bir eseri söz konusudur. Vücudun bütün mertebelerinde durum aynıdır, isterse bir tane, bir zerre, bir anlık, bir kerelik… olsun.
“Ehadiyet (bir teklik)” sözüyle ifade edilen mertebenin sayı ile alakası yoktur ve orası “ama”dır, karanlıktır, körlüktür, bilinmezliktir. Bu mertebeden basiret sahiplerinin, işin sonuna ulaşmış kimselerin dahi bir nasibi yoktur. Onların nasibi sadece hasret, hayret, dehşet ve şaşkınlıktır.
O ama, peygamberlerin miraçlarının son durağı ve evliyanın seyr u sülüklerinin basamaklarının en ucudur. Bu mertebeden sonra onlar öyle bir seyr-u sülük içerisinde olurlar ki, artık o mertebede müstağrak, hayran, kendinden geçmiş ve şaşkın bir hae gelirler.
Ondan başka ilah yoktur, onun vechinden başka hiçbir şey yok olucudur (Kasas 88) derecesindeki fenaya ulaşırlar.
Sonra Allahü Teala kullarının bu mertebeyi bilmelerini murat ettiği için, onları bu mertebeye yakınlaştırır ve ona yöneltir. Ta ki, onların teveccühleri ve yakınlaşmaları, kesretin, çokluğun ve ikiliğin belirtisi olan izafeti ortadan kaldırmayı sağlayan hakiki aşk ve muhabbet mertebesine ulaşır.
Bundan sonra onların fena hakkındaki niyetleri saflaşır talepleri gerçek talep olur. Sübhan olan Hak, kendisine yapılan dua ev münacat çerçevesinde, kullarına doğru yolu göstermek ve öğretmek için, kesretin basamaklarından fenaya ulaştıran vahdetin kemaline doğru aşamalı bir şekilde kendi yolu hakkında onları uyandırır, onlara endi yolunu süreye şu şekilde başlayarak göstermektedir:
Fatiha Süresi
Allah’ın adıyla başlarım. Bununla, ama mertebesinden tenezzülü & inişi itibariyle Zat-ı Ehadiyyet (bir tek olan zat) kastedilir. Bütün mazharların kendilerine dayandığı ilahi isim ve sıfatları şamil olup kapsaması itibariyle bu mertebeyi gerçek şekliyle tarif etmek asla mümkün değildir.
Şeriat lisanında Levh-i Mahfuz ya da Kitab-ı Mübin olan bu mertebe, mükașefe erbabı nazarında “a’yan-ı sabite” tabiriyle ifade edilmektedir.
Rahman’dır. Bununla, imkan ve vücub elbiseleri içerisinde bulunan varlıkların safhaları ve aşamaları üzerindeki tecellileri itibariyle; “ehadiyet” (bir teklik) mertebesinden “adediyet” (sayılabilirlik) mertebelerine tenezzülatı itibariyle; ayrıca ilmi ve ayni (öz) şahsiyetlerle (varlıklarla) taayyünatı ve varlık boyasıyla boyanması itibariyle Zat-ı Ehadiyyet kastedilir.
Yine o Rahim’dir (1). Bununla da, Zat-ı Ehadiyyet’in, kesretten (çokluk) sonraki tevhid (birlik), tefrikten (ayrılma) sonraki cem (biraraya gelme), neşrden (yayılma) sonraki tayy (dürülme), inişten sonraki çıkış ve sınırlanmadan sonraki kayıtlardan sıyrılış hali kastedilir.
Hamd/övgü ve kendisini yaratana itaatle yönelmiş, kendisine nimet bahşedene şükretmeyi, sözü ve hali ile özünden kabul etmiş kainatın zerrelerinin dilinden çıkan her türlü hamd, şükür ve övgüye şamil olan bütün medh ü senalar, ezelden ebede kadar Allah içindir. Sırf ona hastır, ona aittir.
Yani alemlerin ve içindekilerin hepsinin rabbi olup onları ortaya çıkaran bütün isim ve sıfatları kendisinde toplayan Za’a mahsustur. Alemlerin rabbidir/ sahibidir (2).
Eğer alemlerin ve içindekilerin rabbi onun bizzat kendisi olmasa ve onlara yardımdan bir an dahi o geri dursa, onlar derhal yok olup gider. Rahman’dır.
Daha ilk yaratılışta yani dünyâ aleminde iken, güzel isimlerinin (esma-i hüsna) ve yüce sıfatlarının (sıfat-ı ulya) adem/yokluk aynası üzerine yansıyan gölgeleri ile kainattaki her şeyin imdadına yetişmek suretiyle onları var eden ve yaratandır.
Cüz olsun, küll olsun, alemin tamamı onun bir yansımasıdır, onun şehadeti & görünürlüğü ve gaybı görünmezliğidir. O, alemin hem evvelidir, hem sonudur. Alemin cüzleri /parçaları da, baştan sona, hiçbir fark olmaksızın aynı şekildedir.
Rahim’dir (3). Ahirette, yüce semanın ve aşağı yeryüzünün dürülmesiyle birlikte her şeyi, başlangıçta her şeyin kendisinden geldiği ve sonunda kendisine döneceği yere tekrar döndürendir.
Çünkü o: Din gününün sahibidir (4). Din günü, şeriat dilinde, “kıyamet günü verilecek ceza” anlamına geldiği gibi, yeryüzü ve gökyüzünün, baştan sona bütün kayıtlarıyla kendisinde dürüldüğü “Tamme-i Kübra” (Büyük Felaket) diye de isimlendirilmiştir.
O gün görüşler ve düşünceler birbirine girer. Perdeler ve örtüler ortadan kalkar. Başkalarının ve yabancıların (gayr ehlinin, Hakk’ı tanımayanların) gözleri şaşkına döner. Vahid ve Kahhar olan Allah’tan başka bir şey kalmaz.
Sonra kul bu makamda tahkik ve temkin mertebesine ulaşarak, işlerinin tamamını Melik, Allam, Kuddüs ve Selam olan Allah’a havale ettiği zaman, kulluk mertebesinin kemale ermesinin bir işareti olarak, Rabbinden ayrılmamaya, arada perde ve örtü olmaksızın onun hitabına mazhar olmaya müstahak olur.
Öyle ki, bu durumda “sen” zamiri aradan kalkar, ayın ile gayın birbirinden ayrılır ve o kulun konuşma dili hal diliyle örtüşerek şöyle der:
Yalnızca sana, gayrına değil, çünkü varlıkta seninle beraber başka birisi yok! Taparız, kulluk ve ibadet ederiz. Yalnızca sana yönelir ve isteyeceğimizi tevazu ve alçak gönüllülük ile sadece senden isteriz. Çünkü bizim senden başka bir mabudumuz ve senden başka hiçbir maksadımız yoktur. Ve yalnızca senden yardım isteriz (5).
Yani, sana kulluk etmede yardım ve kuvveti sadece senden dileriz. Çünkü bizim senden başka müracaat edeceğimiz hiçbir merci yoktur.
Lütfunla; Bizi doğru yola ilet (6). Bizi, seni tevhid etmenin zirvesine ulaştıran yola ilet.
Yani: Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna O, “yol arkadaşlığı güzel olan peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin yoluna ilet bizleri Gazaba uğramışların yoluna değil; müteredditlerin, şüphelilerin, vehim ile karışık akla uyarak apaçık yoldan ayrılmışların yoluna olmadığı gibi, ve sapmışların (7)
Yani; süfli dünyanın aldatması ve şeytanların sürüklemesi ile Hak yoldan, yakin tarikinden ayrılmışların yoluna da değil, onlara da iletme bizleri.
Ey merhamet edenlerin en merhametlisi, katından bir icabet ile kabul eyle
Kaynak: Abdülkadir Geylani / Geylani Tefsiri / C: I / bkz: 41-44
