Fatiha Süresi bu şifayı en güzel ve tam bir şekilde ihtiva eder.
Kalplerin hastalanması iki esasa dayanır:
- İlmin bozulması
- Niyetin bozulması.
Bu iki esasa iki öldürücü hastalık musallat olur:
- Dalalet: İlmin bozulmasının bir sonucudur
- Gazab: Amaç ve niyetin bozulmasının neticesidir
Bu iki hastalık bütün kalplerin felaketi olan hastalıklardır. İşte sırat-ı müstakime hidayet olunmak dalalet hastalığının şifasıdır. Bundan dolayı doğru yola hidayet olunmayı istemek her kula en çok farz olan duadır.
Kulun hidayete her şeyden fazla ihtiyacı olduğu için, gece gündüz her namazda kendisine en çok düşen dua, bu duadır. Bu duanın yerini hiçbir şey tutmaz.
Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz ayetinin ilim, marifet, amel ve hal yönüyle gerçekleştirilmesi fesadın şifasını içerir. Niyetin bozulması gaye ve vesilelerle ilgilidir.
Kim fani ve yok olan geçici şeyleri gaye edinir, bu gayesine ulaştıracak her türlü vesileye sarılırsa bu onun her türlü niyetinin ve amacının bozulmasına sebep olur. Gayesi Allah ve Allah’a kulluktan başka olan herkesin durumu budur. Bunlar müşrikler, şehvetlerinin ötesinde bir gayesi bulunmayan şehvet düşkünleri ve batıl ya da hak olduğuna bakmadan politikalarını kabul ettirme peşinde koşan siyaset erbabıdır.
Hak onların politikalarına ters düşerse onu ufalayıp, ayaklar altına alırlar. Eğer bunu yapamazlarsa, onu belli bir yere hapsetmek ve yolundan saptırmak isterler. Bunlar imkan dahilinde hakkı uzaklaştırmaya çabalarlar.
Eğer hak onların siyasetine uygun düşer, onlarla birlik olursa hemen onu sahiplenirler, ona herkesten önce sahip çıkarlar, hakka boyun eğmiş görünürler. Oysa onların bu tutumu hak olduğu için değil, amaçlarına, hevalarına uygun olduğu ve ondan yardım göreceklerini bildikleri içindir.
Onlar Allah ve Allah’ın Resulüne aralarında hüküm verilmek üzere çağrılınca, o vakit onların bir kısmı yüz çevirir, hak kendi lehlerine olunca ona boyun eğerek koşup gelirler. Onların kalplerinde hastalık mı var yoksa şüpheye mi düşüyorlar? Yoksa Allah ve Resulunün kendileri aleyhinde hüküm vereceğinden mi korkuyorlar? Hayır, doğrusu onlar zalimlerin ta kendileridir (Nur 48-50)
Burada anlatılmak istenen şudur: Onların gaye ve vesilelerindeki niyetleri bozuktur. Bunlar arzuladıkları amaçlarına ulaşamayıp, arzuları yok olunca, işte o zaman hüsranların ve kayıpların en büyüğüne uğrayacaklar. Hak hak olarak, batıl da batıl olarak ortaya çıkınca, aralarındaki bağlayıcı sebepler kopup, felah ve saadet bineğinden mahrum kaldıklarını anlayınca, insanların en çok pişmanlık ve hüsran duyanları olacaklardır.
Bu durum dünyada çoğunlukla ortaya çıkar. Bundan daha zorlusu bu dünyadan gidip, Allah’ın huzuruna varıldığı zaman ortaya çıkacaktır. Bu durum berzah alemindeyken şiddetlenmeye başlayacak, Allah’a kavuşma gününde ise tamamen ortaya dökülecektir.
Hakikatler ortaya çıkıp, hakkı tutanlar kurtulunca ve batıl sahipleri hüsrana uğrayınca kendilerinin yalancı olduklarını, aldandıklarını ve tuzağa düşürüldüklerini anlayıp bilecekler. Fakat ne yazık ki orada bilgi bilene; yakin gerçekleri görene fayda vermeyecektir.
En yüce ve en iyi gayeleri arzulayan, fakat bu gayeye ulaştırıcı yola tevessül edemeyen, tersine vesileler zannettiği şeylerle gayeye ulaşmaya çalışanın durumu da böyledir. Oysa bu vesileler onu yolundan alıkoyan en büyük engelleridir.
Bunun hali de aynen ötekinin hali gibidir. Her ikisinin de niyeti bozuktur. Bu hastalığın da “Yalnızca sana ibadet eder, senden yardım isteriz”den başka devası yoktur.
Bu ilaç altı öğeden oluşur.
- Yalnızca Allah’a kulluk
- O’nun emrine ve şeriatına itaat etmek
- Hevaya kul olmamak
- Beşeri görüşlere, fikirlere, onların hükümlerine ve izlerine tabi olmamak
- Allah’a kulluk hususunda yalnız O’ndan yardım istemek
- Bu hususta ne kendisinin ne de başkasının güç ve kuvvetinden yardım istemek.
İşte bütün bunlar, “Yalnızca sana ibadet eder ve yalnız senden yardım isteriz” ayetinin unsurlarıdır. Bu unsurları alim ve uzman tabip hastalık için terkip ettiğinde hasta bu ilacı kullanırsa tam olarak şifa bulur. Eğer şifa hasıl olmuyorsa bu, unsurlardan bir ya da birkaçının eksik olmasındandır.
Bunlardan başka kalbe iki hastalık daha arız olur.
- Riya
- Kibir
Riyanın devası; Yalnız sana ibadet ederiz, kibrin ilacı Yalnız senden yardım dilerizdir.
Şeyhü’l-İslam İbn Teymiyye’nin şöyle dediğini çok işitmişimdir: “Yalnız sana ibadet ederiz” riyayı giderir. “Yalnız senden yardım isteriz” de büyüklenmeyi giderir.
Kul;
- Yalnız sana ibadet ederiz ile riyadan
- Yalnız senden yardım isteriz ile kibir ve ucbdan,
- Bizi doğru yolu ilet ile de sapıklık ve cehalet hastalığından kurtulup iyileşince bütün hastalık ve marazlardan kurtulmuş ve afiyet elbiselerinin içine girmiş, böylece nimeti tamamlanmış olur. O gazaba uğramayanlardan ve nimet verilenlerden olur.
Gazaba uğrayanlar kast ve niyetleri bozuk olanlardır. Bunlar hakkı gördükten sonra haktan yüz çevirenlerdir. “Sapıklar” ilimleri bozuk olanlardır. Hakkın cahili olup, onu bilmeyenlerdir.
Bu iki şifayı ihtiva eden bir sürenin, bütün hastalıklara şifa vermesi de bir hakikattir. Bu süre böylesine büyük bir devayı ihtiva ettiğine göre daha sonra açıklayacağımız gibi daha küçük hastalıklara deva olması evleviyetle mümkündür. Allah’ı ve O’nun kelamını düşünen ve O’nun kelamından hususi manalar çıkaran kalpler için bu sürenin manalarından, hakikatlerinden daha şifalı hiç bir şey yoktur.
Allah dilerse ilerde, bu sürenin en açık ve en güzel bir şekilde bütün bid’at chline cevap teşkil ettiğini açıklayacağız.
Fatiha Süresinin bedenlere şifa olması hususuna gelince bu konuda üzerinde duracağımız hususlar şunlardır:
Sünnette tıp prensiplerinin ortaya koyduğu gerçekler ve tecrübenin gösterdiği çareler. Sünnetin gösterdiği şifa yolları: Ebu Mütevekkil Naci’nin Ebu Said el-Hudri’den rivayet ettiği sahih bir hadiste şöyle geçmektedir.
- Nebi (s.a.v)’nin ashabından bir grup, bir Arap kabilesine uğradılar. Bu kabile halkı ashabı ağırlayıp misafir etmediler. O sırada kabilenin reisini yılan soktu.
- Bunun üzerine kabile sakinleri sahabeye gelerek; Sizde bir ilaç veya tedavi yapan birisi var mı? diye yardım istediler.
- Sahabe de; Evet, ama siz bizi misafir bile etmediniz; bize bir şeyler hazırlamadıkça size yardım etmeyiz dediler.
- Bunun üzerine kabile sakinleri sahabeye bir miktar koyun eti hazırladılar. Sonra bizden birisi hasta üstüne Fatiha Süresini okumaya başladı. Adam sanki kendisine hiçbir şey olmamış gibi derhal ayağa kalktı. Oradan ayrıldıktan sonra Nebi (s.a.v)’ye varıncaya kadar bunu yemeyelim dedik.
Bilahare Nebi (s.a.v)’ye vardık ve olayı ona anlattık. Nebi (s.a.v), ‘Okuyana Fatiha’nın şifa olduğunu nereden biliyorsunuz?” dedi, sonra da ‘yiyiniz ve bana da bir pay ayırınız buyurdu
Bu hadis, Fatiha Süresinin yılan, akrep ve benzeri hayvanların sokmasına karşı okumakla şifa vereceğini ve ilaç kullanmaya ihtiyaç bırakmayacağını gösterir. Fatiha Süresinin şifası bazen ilacın ulaşamadığı seviyeye ulaşır. Tıp kaidelerinin Fatiha Süresinin bedenlere şifa verdiğinı doğrulaması şöyledir:
Biliyorsunuz ki sokma ve ısırma, zehirli ve iğneli hayvanlardan meydana gelir. Bu hayvanlar gazab niteliğiyle özellik kazanmış habis ruhlu hayvanlar olup, ateşli bir zehir taşırlar ve bununla sokarlar. Bu zehrin derecesi habasetin şiddet ve derecesine göre farklılık arz eder. Bu hayvanların habis ruhlarının bu niteliği gazab ile birleşince, bu gazab keyfiyeti, kendilerinde zehirli bir tabiat oluşturur.
Nice insanlar vardır ki kendileri gibi insan olan birine eziyet etmedikleri bir gün mutsuz olurlar. Bu zehir ve şerri taşımak, başkasına boşaltmadığı müddetçe kendilerine eziyet ve işkence gelir ve ancak zehri başkasına taşıdığı zaman gazab söner, sakinleşir. Onun bu hali, cinsi münasebette bulunmayan, şehveti artmış birine benzer, ahlakı kötüleşir, emeline ulaşmadıkça rahatlamaz. Şehvetin artmasında böyle olduğu gibi gazabın artmasında da böyledir.
Şüphesiz Allah Teala gazablı nefislere karşı yüce hikmetiyle bir kontrol mekanizması kurmuştur. Eğer bu olmasaydı yer gök harap olur, bozulurdu.
Eğer Allah insanları birbirleriyle defetmeseydi, yeryüzü fesada uğrardı, fakat Allah Teala alemlere karşı çok lütufkardır (Bakara 251)
Allah Teala lütuf ve merhametiyle bu nefislere keskinliklerini ve öfkelerini törpüleyecek köleler edinmeyi mubah kılmıştır.
Amaç, bu gazablı nefslerin karşı tarafa temasları halinde oraya tesir etmeleridir. Bunlardan bazıları karşı tarafa temas etmese bile mücerred karşılaşmakla tesir ederler. Bazıları ise gözü kör eder, çocuğu düşürür.
Göz değmesi ve nazar bu tür tesirlerdendir. Nazarcı gözünü belli bir yere dikince nefsinde zehirli bir nitelik oluşur ve zehir, bakılan yerin mukavemetinin derecesine, bakışın tesir gücü ve bakanın kuvvetine göre tesir eder. Bu tür nefslerden pek çoğu kendisine anlatıldığı ve tarif edildiği zaman, baktıkları nesneye tesir ederler.
Nazar edenin nefsi nazar özelliği kazanır ve uzak olmasına rağmen nesneyi hedef alır ve o nesne etkilenir. Bunu inkar eden insanların sayısı çok azdır. İnkar edenler de onu ancak şekil ve suret olarak inkar ederler yoksa meydana gelmiş olmasını inkar edemezler.
Hak adına gazab ve hamiyeti bulunan arınmış, ulvi ve şerefli bir nefs, bu habis ve zehirli nefslerle karşılaştığı zaman Fatiha Süresinin ihtiva ettiği hakikatleri, sırları, manaları, tevhid, tevekkül, Allah’a övgü, Allah’ın esas isimlerinin zikredilmesi, şerre karşı zikredilince şerri gideren, hayra karşı zikredilince hayrı arttıran isminin anılması gibi ihtiva ettiği inceliklerle bezendiği için, bu temiz nefis kazandığı bu güzel hasletlerle habis ve şeytani nefsin tesirlerini defeder. Böylece şifa hasıl olur.
Şifa ve iyileşmenin esası, bir şeyin zıddıyla defedilmesine dayanır. Bir şeyin korunması da kendi benzerleriyle olur. Sıhhat benzeriyle korunur, hastalık zıddıyla giderilir. Gerek mahlukat ve gerekse emr aleminde Hakim ve Alim olan Allah’ın sonuçlarını kendilerine bağışladığı bir kısım sebepleri vardır. İyileşme de aktif nefsin gücü ve pasif tabiatın kabulüyle gerçekleşir.
Eğer yılanın ısırdığı nefs rukyeden (okumadan) etkilenip rukyeyi kabul etmez ve rukye yapanın nefsi de tesir edecek güçte olmazsa, iyileşme meydana gelmez.
Burada üç husus vardır:
- İlacın hastalığa uygun gelmesi,
- Tabibin gayreti,
- Hastanın tabiatının ilacı kabul etmesidir.
Bunlardan birisi yerine getirilmezse şifa da meydana gelmez. Bu üç şey bir arada bulunursa, Allah Sübhanehu ve Teala’nın izniyle hasta mutlak şifa bulur.
Kim bunu gereği gibi bilirse rukyenin sırları kendisine açılır. Rukyenin faydalı ve zararlısını birbirinden ayırabilir.
Hastalığa uygun gelen rukyeyi okur ve anlar ki, rukyenin iki unsuru vardır:
- Rukyeyi yapan ve
- Rukyeyi kabul eden.
Nitekim kılıcın durumunda da iki unsur vardır: Onu kullanan ve isabete mahal olan.
Bu kadarı güzelce düşünüp, bunun ötesinde araştırma yapıp derinleşmek isteyenlere aydınlatıcı bir işarettir. Allah en iyisini bilir.
Tecrübenin Fatiha Süresinin ihtiva ettiği şifayı doğrulamasına gelince:
Bunun örneği sayılamayacak kadar çok ve her zaman da mevcuttur. Ben bizzat kendim ve başkaları üzerinde pek garip ve acayip şeyler tecrübe ettim. Özellikle Mekke’de kaldığım sırada bana öyle kıvrandırıcı ağrı ve elemler geliyordu ki neredeyse hareket edemeyecek hale düşüyordum.
Bu, tavafta veya başka ibadetler sırasında oluyordu. Bunun üzerine Fatiha Süresini okumaya başlıyor, onunla acıyan yerleri ovuyordum. Arkasından taş düşer gibi sancı kesiliyordu. Bunu defalarca tecrübe ettim. Zemzemden bir bardak su alıyor, üzerine birkaç defa Fatiha’yı okuyordum, sonra da o suyu içiyordum. Bu su ile benzerlerine rastlamadığım bir şifa, güç buluyordum. Aslında hastalık bundan daha büyüktür ama hasta, inancının ve gücü, yakin bilgisinin sıhhati ölçüsünde şifa bulur.
Yardım dilenecek olan Allah’tır
Kaynak: İbn Kayyım El-Cevziyye / Medaricu’s Salikin (Kur’ani Tasavvufun Esasları) / bkz: 57-62
