Bilgisizce Konuşmanın Sorumluluğu
İnsan, dili kadar aziz, dili kadar da zelildir. Kadim geleneğimizde “gaybı taşlamak” olarak ifade edilen o meşhur deyim; sadece bir söz kalıbı değil, aynı zamanda insanın bilgi sahibi olmadığı konularda fikir yürütmesinin yarattığı manevi bir savrulmadır.
Gaybı taşlamak; elinde ne bir kandil ne de bir pusula olduğu halde, zifiri karanlıkta taş atan birinin beyhude çabasına benzer. Kişi, attığı taşın nereye değdiğini, kimi yaraladığını veya hangi boşluğa düştüğünü bilmez. Sadi Şirazi, Gülistan’ında şöyle der: “Bilmeden konuşan, davul gibidir; sesi çok çıkar ama içi boştur.” Delilsiz ve belgesiz konuşmak, hakikat sarayının camlarını rastgele taşlamaktan başka bir şey değildir.
Kur’an-ı Kerim, bizleri “Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme” uyarısıyla uyarır. Zira zan, gerçeğin yerini tutamaz. İslam önderleri ve sahabe efendilerimiz, bilmedikleri bir konu sorulduğunda “Bilmiyorum” demeyi ilmin yarısı saymışlardır. Onlar, gaybı taşlayarak ruhlarını lekelemekten, heva ve heveslerine göre hüküm vermekten titizlikle kaçınmışlardır.
Hz. Ebubekir’in (ra) o sarsıcı sözü bu noktada kulaklarımızda küpe olmalıdır: “Eğer bilmediğim bir konuda Allah’ın kitabı hakkında konuşursam, hangi gökyüzü beni gölgeler, hangi yeryüzü beni üzerinde taşır?“
Gaybı taşlamayı bırakmak, insanın kendi sınırlarını bilmesiyle başlar. Farkındalıkla yoğrulmuş bir suskunluk, cehaletle söylenmiş bin kelamdan daha hayırlıdır. Düşünmeli ve titremeliyiz: Dilimizden dökülen her “taş”, ya bir gönül kırar ya da bizi hakikatten biraz daha uzaklaştırır.
Sadi Şirazi’nin son uyarısı ise ruhumuza şifadır: “Ey gafil! Düşünmeden konuşma; zira ok yaydan çıktıktan sonra artık senin malın değildir.“
