İnsan, ancak kendi iradesiyle ve anlama arzusuyla söze kulak verirse gerçekten işitir. İşitmek, kulağın ses alması değildir; işitmek, kalbin kapılarını açmasıdır. Zira kulak ile kalp arasında bağ kurulmadıkça söz, insanın iç dünyasına nüfuz etmez.
İşitmek istemeyen, yahut kulak verdiği halde dinlemeyen kimse için “işitti” demek mümkün değildir. Çünkü böyle bir insan, sözü duymuş olsa bile onu anlamaya niyet etmemiştir. Söz bir kulağından girer, diğerinden çıkar; ne akılda iz bırakır ne de kalpte yankı bulur.
Tasavvuf ehli bu hali;
- Kulak var, fakat basiret kapalı diye tarif eder.
- Mevlânâ’nın işaret ettiği gibi, Hakikat, gönlünü açana konuşur; kapalı olana değil.
Nice insan vardır ki hak sözü defalarca işitir; ayet okunur, nasihat verilir, uyarı yapılır… Fakat kalbi kapalı olduğu için hiçbirisi ona tesir etmez. Çünkü dinlemek, sadece susmak değildir; dinlemek, teslim olmaya hazır olmaktır.
İmam Gazâlî bu noktada şu hakikati hatırlatır: Kalp istemedikçe, ilim oraya giremez.
İrade devrede değilse, işitme bir formaliteden ibaret kalır. İnsanın kendisini hakikate kapatması, kulaklarını tıkamasından daha tehlikelidir. Zira kulak tıkalıysa ses kesilir; ama kalp mühürlü ise hidayet bile içeri giremez.
Bu sebeple Kur’an, sadece “işitin” demez; “akletmez misiniz, düşünmez misiniz?” diye sorar. Çünkü işitmenin gerçek değeri, anlama ve dönüşme ile ölçülür. Anlamayan bir işitme, sorumluluğu kaldırmaz; bilakis artırır
