Küçük alemden en büyük aleme yolculuk
İnsan; küçük bir alem, ama hakikatte en büyük alemdir diyen Mevlana, onu, diğer varlıklardan üstün kılan vasıflarla mukayeseler yaparak anlatır. Amaç, insanın, ulvilik ve süflilik nitelikleri arasındaki temel ayıraç noktalarını ortaya koymaktır. Bu bağlamda Mevlana’ya göre varlıklar yaratılış mahiyetleri bakımından üç kategoriye ayrılır:
1- Melekler: Nurdan yaratılmışlardır. Onlar, akıl, bilgi ve cömertlikle donatılmışlardır. Secdeden başka bir şey bilmezler. Yaratılışlarında hırs ve heva yoktur. Mutlak nurdan olup, Allah aşkıyla yaşamaktadırlar.
2- Hayvanlar: Bilgisizdirler, içgüdüleriyle hareket ederler. Ottan başka bir şey görmezler. Kötülük, yücelik ve iyilikten gafildirler. Hayvanlar; yer, içer ve arzularını tatbik etmekle uğraşırlar.
3- Ademoğulları / insanlar: Bunlar yarı yaratılışları bakımından melek, yarı yaratılışları bakımından hayvan gibidirler. Behimi olan yarıları, aşağılığa meyleder, öbür yarıları da akla meyleder
İnsanda akıl / bilgi kuvvetinin yanında öfke ve şehvet kuvveti de vardır.
İnsanda şehvet kuvveti akıl kuvvetine hakim olursa, böyle bir insandan haksızlık gibi kötülükler; eğer akıl, şehvet ve öfke kuvvetlerine hakim olursa böyle bir insandan da iffet, şecaat ve adalet gibi erdemli davranışlar meydana gelir
Mevlana’ya göre melekler ve hayvanlar; savaştan, kavgadan anlamaz; istirahat ve huzur içindedirler. İnsan ise, melek ve hayvanlardan irade yönüyle ayrılmıştır diyen Mevlana, insanları kendi içinde şu şekilde sınıflandırır
1-) İnsanlardan bir kısmı, hayatlarının tümünü Allah’a adamışlardır. Bunlar, bir çeşit, pratik iman ve Müslümanlığı gündelik hayatlarında davranış kalıplarına dökmek suretiyle Hz İsa gibi irfani ve ruhani bir sürece katılanlardır.
Mevlana’nın tabiriyle yine bunlar, surette insan, hakikatte Cebrail gibidirler. Öfke, dedikodu, heva ve hevesten kurtulmuşlardır. Oruç, bunu çok güzel sembolize eder. Çünkü oruç tutan bir Müslüman, gün boyunca yemeden, içmeden ve nefsanî arzulardan uzak durmakla melekleşme yanını öne çıkarır.
Elbette, diğer ibadetler de manevi açıdan insanı yüceltir, iradesini kuvvetlendirir, duygularını inceltir, meleki niteliklere bürünmeye ve hatta onları aşmaya sebep olur. Mevlana’nın tabiriyle, Miraç Gecesi’nde Hz. Peygamberle birlikte yaptıkları manevi yolculukta melek Cebrail’in belli bir noktadan sonra öteye geçememesi buna çok güzel örnektir.
2-) İnsanların bir kısmı da Mevlana’nın ifadesiyle eşeklere katılmış olanlardır. Bunlar; kızgınlığın ta kendisi olmuşlar, tepeden tırnağa kadar şehvet kesilmişlerdir. İnsanın dışındaki diğer mahlukat gibi, sırf bedeni ihtiyaçlarını karşılamak için yerler, içerler ve behimi arzularını tatmin ederler.
Allah’la ilişkileri kopuk olduğu için, bunlarda meleklik / ruhanilik sıfatı yoktur. Mevlana’nın bakış açısında canı / imanı olmayan adam manen ölüdür. Bu gerçeği Mevlana şu ayetle temellendirir:
“Ey inananlar! (Allah Resulü) hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın çağrısına uyun!”
Dolayısıyla insan, kendisine hayat verecek olan vahiyden kopmamalıdır. İnsan vahiyle irtibatını kopardığı zaman, bunalıma düşer. Bu sebeple Mevlana, bütün zamanların yolunu şaşırmışlarına “kendine aklı ve dini kılavuz et” demek suretiyle izleyecekleri yöntemi göstermiştir.
Sonuç olarak söylemek gerekirse;
Mevlana’ya göre her insan büyük bir alemdir. İnsan, düşünceden ibarettir, geri kalan et ve sinirdir. Her şey insandadır. Varlıklar içerisinde, Allah’ın bütün sıfatlarına mazhar olan yegâne varlık insandır. İnsan hem iyiliğe ve hem de kötülüğe karşı kabiliyetli yaratılmıştır. Dolayısıyla insan, sahip olduğu özgür iradesiyle yeteneklerini iyinin ve doğrunun mücadelesi yönünde kullanabilir.
İnsanın genetik şifresi olan DNA’sına bu duygu yerleştirilmiştir. Bu bağlamda;
Mevlana’ya göre insanı insan yapan salt, fiziki güzellik ya da varlıklı olmak değil, manevi güzelliktir.
O, “Eğer insan, suretle insan olsaydı Ahmet’le Ebu Cehil eşit olurdu” görüşüyle, materyalist insan telakkisinin tutarsızlığına karşı koymuştur.
Mevlana’nın dediği gibi, insanda o kadar büyük bir aşk, hırs, arzu ve üzüntü vardır ki, yüz binlerce alem kendisinin olsa, yine huzur bulmaz. Bu zevklerin, arzuların hepsi bir merdivene benzer. Merdiven basamakları oturup kalmak için elverişli değildir; üzerine basıp geçmek için yapılmıştır. O halde insan; Huzur ve sükûneti merdiven basamakları durumunda olan salt arzu ve isteklerde değil, Allah’a imanda aramalıdır
Kaynak: Ramazan Altıntaş / Diyanet Aylık Dergisi / Aralık 2015 / bkz: 50-51
