İslam, fıtrat dinidir; fıtrat ise güzelliğe meftundur. Bir müminin dış görünüşü, kalbindeki intizamın ve Rabbi’ne olan hürmetinin bir aynasıdır. Ancak burada ince bir sır vardır: Elbise bedeni mi süslemeli, yoksa ruhun şükrünü mü temsil etmeli?
Cenab-ı Allah, kuluna verdiği nimetin eserini onun üzerinde görmekten hoşnud olur. Güzel giyinmek, eğer kalpte bir kibir dağı oluşturmuyor, aksine “Bana bu ikramı yapan Rezzak’tır” dedirtiyorsa, bu hal bir şükür ibadetine dönüşür.
Sadi Şirazi, bu dengeyi şöyle özetler: “İçini temiz tutan kişinin dışının da temiz ve düzenli olması, nurun ala nurdur. Lakin üstü ipek, içi nifak olanın hali perişandır.“ Müslüman, çevresine güven ve muhabbet telkin etmek için temiz ve vakur giyinmelidir.
Bizim rehberimiz, estetiğin ve temizliğin zirvesidir. İbn-i Abbas (ra), Efendimiz’in (s.a.v) üzerinde gördüğü elbiselerin güzelliğinden hayranlıkla bahsederken; Hz. Bera da O’nun kırmızı bir hırka içindeki halini, “Ondan daha güzel bir şey görmedim” diyerek betimlemiştir.
Peygamberimiz, imkanları dahilinde en temiz ve en yakışan elbiseleri tercih ederek, müminin her alanda “örnek” olması gerektiğini göstermiştir. O, orta yolu tutmuş; ne gösteriş için israfa kaçmış ne de pejmürdeliği (bakımsızlığı) bir zühd sanmıştır.
Kibir ve Vakar Arasındaki İnce Çizgi
Tasavvuf büyükleri bizi şu konuda uyarır: Elbise, insanı başkalarından üstün hissettiriyorsa bir günahtır; ancak müminlerin izzetini korumak ve Allah’ın cemalini (güzelliğini) yansıtmak içinse bir sünnettir. Sahabe efendilerimiz, topluma karıştıklarında sanki birer ayet gibi ışık saçarlardı.
Sadi Şirazi’nin şu uyarısı her daim kulağımızda küpe olmalı: “Kamil insan odur ki; eski hırkası içinde padişah vakarı taşır; cahil ise ipekli kaftanı içinde bile nefsinin kölesidir.“
Sonuç olarak; niyetimiz kibir değil şükür, gösteriş değil muhabbet ise, güzel giyinmek kalbi ferahlatır ve ruhu dinç tutar. Güzellik Allah’tandır ve O, güzel olanı sever. Önemli olan, kumaşın kalitesinden ziyade, o kumaşın altında atan kalbin temizliğidir.
