1. Anasayfa
  2. Uncategorized

İslam’ın Temel Kaynakları: Kur’an ve Sünnet


Cenab-ı Hak: “Peygambere itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur (Nisa 80)” anlamındaki ayetiyle bu bütünlüğün birbirinden ayrılmayacağını belirtmiştir. Peygamber Efendimizde (s.a.v): Sözün en hayırlısı, Allah’ın kitabı, yolun en hayırlısı da Muhammed’in yoludur” diye buyurmuştur.. Kur’an ve Sünnet Müslümanların hidayetine vesile olduğu için, Hz. Peygamber insanlardan biat alırken Kur’an ve Sünnetin emirlerini dinlemelerini ve onlara uymalarını şart koşardı. Hiçbir şekilde Kur’an ve Sünneti birbirinden ayırmazdı.

Nitekim Veda Hutbesinde: “Size iki şey bırakıyorum ki, bunlara sarılırsanız ebedi olarak dalalete düşmezsiniz. Bunlar Allah’ın Kitabı ve Resulünün Sünnetidir” buyurmak suretiyle Kur’an ve Sünnetin bölünmezliğini ortaya koymuştur.

İlk müslümanların imanları sağlam, gönülleri saf ve temizdi. Hiç kimsenin itikadında bir şüphe ve bozukluk yoktu. Çünkü onlar vahiy kültürü almış ve Hz. Peygamberin terbiyesinde yetişmiş kimselerdi. Dini hükümleri onun ağzından nasıl duymuşlarsa öylece kabul etmişlerdi.

Hz. Peygamber nazil olan ayetleri tefsir eder, müşkil olan kısımlarını açıklar, mücmel olanını beyan eder, birkaç manaya gelenini tahsis ederdi. Onlar da Hz. Peygamberden işittikleri gibi kabul eder ve özenle yaşamaya çalışırlardı. Sahabe ve tabiîn devri böyle temiz ve münakaşasız geçmişti.

Fakat daha sonra değişik düşünce ve farklı kültürlere sahip olan kimseler İslam’a girmeye başlayınca, şartlar da değişmeye başladı. O zaman bu nurlu ve feyizli devrenin yerini münakaşalı ve çekişmeli bir dönem aldı. Tabii bu arada fırsatları değerlendirmek isteyen İslam düşmanları da boş durmayıp yıkıcı faaliyetlerine başlamışlardı. Gayeleri ise, İslamiyet’i yıkmak ve Müslümanları etkisiz hale getirmekti.

Bunun için de Kur’an ve Sünneti hedef tespit etmişlerdi. Çünkü Kur’an ve Sünnetin Müslümanları yönlendirdiğini ve Müslümanların bitmez tükenmez enerji kaynağı olduğunu biliyorlardı. Bu maksatla Kur’an ve Sünnete gölge düşürmek ve bunların kudsiyetini zedelemek için içte ve dışta sinsi çalışmalarını sürdürüyorlardı.

Yapılan bu çalışmaların daha çok Sünnet üzerinde yoğunlaştığı görülmektedir. Çünkü doğrudan doğruya Kur’an’a dil uzatmanın pek fayda sağlamayacağı bilinmektedir. O halde yapılacak iş, Sünnete yönelmek, onu zayıflatmak ve Sünnet ile Kur’an arasındaki bağlanı kesmek olacaktır.

Eğer Sünnet bozulur ve Kur’an ile arasındaki bağlar koparılırsa, o zaman Kur’an’ı da çeşitli tevillerle bozmak ve arzulara göre yorumlamak kolaylaşacaktır. Bunun neticesinde de Müslümanların Kur’an’a olan güvenini sarsmak, inançlarını ifsat etmek, dolayısıyla da istenilen hedefe ulaşmaktır.

Bu çalışmaların Şii ve Haricilerin ortaya çıktığı zamanda başladığını söylemek mümkündür. Sonra Mutezile ve Yunan felsefe ve mantığının yozlaştırdığı bir takım menfi fikirler ortaya çıktı. Kur’an’ı, Yunan felsefesiyle uyum sağlamadığı için tevile kalkan, Yunan mantığıyla uyuşmadığı için de hadisi inkar eden kişiler türedi.

14 küsür asırdan beri süregelen bu çabalar, günümüzde de devam etmektedir. İslam düşmanları var oldukça Kitap ve Sünnete dil uzatanlar ve onların nurundan gözleri kamaşanlar olacaktır. Bu hak ile batalım, aydınlıkla karanlığın, ilimle cehlin bir arada olamayacağının tabii sonucudur. Haktan gözleri kamaşıp ondan uzak duranları Kur’an ne güzel tasvir etmektedir.

  • “Sanki onlar, arslandan ürkımüş yaban eşekleri gibidirler (Müddessir 50)”

İslam düşmanları bu menfi emellerini hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceklerdir. Zira hakkın, sünnetullah gereği daima galip geleceğinde şüphe yoktur. “Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da onu parçalar. O zaman baul yok olup gider (Enbiya 18)”

Diğer taraftan onların bu yıkıcı faaliyetleri karşısında Sünneti koruma hususunda sahabe, tabiin ve onlardan sonra gelen ilim adamlarının göstermiş oldukları dikkat ve hassasiyet her türlü takdirin üstündedir.

Rasulüllah’ın etrafında pervane gibi dolaşan sahabe, onun sözlerini ve işlerini o derece takip ediyorlardı ki, kendi işlerini bile sıra ile nöbetleşerek yapıyorlardı. Bir gün biri Rasulüllah’ın sohbetine katılıyor diğeri işlerini takip ediyordu. Ertesi gün ise, o işini takip ediyor, diğeri de Hz Peygamberin sohbetine katılıyordu.

Böylece Rasulüllah’ın sohbetine katılanlar, o günün haberlerini katılmayanlara aktarmış oluyorlardı. Onlar da bu yolla Hz. Peygamber’in söylediklerini ve yaptıklarını öğreniyor, hemen onu tatbik etmeye çalışıyorlardı.

Vahyin ve Sünnetin manevi havasında yetişen sahabe, Hz .Peygamber hayatta iken İslam’ı öğrenme ve yaşama hususunda birbirleriyle yarış yaparken, O’nun ölümünden sonra da Sünneti yaşama ve koruma konusunda aynı titizliği gösterdikleri bir gerçektir.

Özellikle Hulefa-i Raşidin döneminde rivayet edilen hadislerin sıhhatine büyük önem verilmiş, kesinliğinden şüphe edilen haberler araştırılmış ve ancak şahitlerle belgelendikten sonra icraata konulmuştur. Bu konuda dikkatli olanların başında Hz. Ebu Bekr gelmekte idi:

Birgün Hz. Ebu Bekr’e yaşlı bir kadın gelerek mirastan kendisine pay verilmesini istedi. Ebu Bekr de: “Senin bu isteğin hakkında Allah’ın Kitabında bir şey yoktur: Rasulullah’ın Sünnetinde de bu konuda bir şey bilmiyorum. Siz dönünüz ben insanlara sorayım” dedi. Sonra durumu araştırdı. Muzire b.Şube: “Peygamberin ona 1 / 6 verdiğini gördüm” deyince, Hz. Ebu Bekr. “Seninle birlikte bu haberi işiten var mı?” diye sordu. O zaman Muhammed b.Mesleme de onun benzerini söyleyince. Hz. Ebu Bekr kadına 1 / 6 miras verdi,

Bu ve buna benzer olaylar gösteriyor ki, ashab-ı kiram duydukları haberleri ihtiyatla karşılamış, yani bir şahitle yetinmeyip ikinci şahidin de olmasını istemişlerdi. Sahabedeki Allah korkusu ve sevgisinin, Rasulüllah hayatta iken de vefat ettikten sonra da onları Allah’a ve Rasulüne iftira etmekten alıkoyacak kadar büyüktü.

İslam dininin yayılmasında yaşanmasında ve savunulmasında sahabenin göstermiş olduğu gayret ve fedakarlık kelimelerle izah edilemez. Dini hükümlerin saparılmak istendiği her yerde, ölümden, zulümden ve işkenceden korkmadan o dönemin vali ve halifelerine karşı gerçeği söylemekten geri durmamışlardı.

Hadislerin toplanmasındaki gayret ve hassasiyetleri ise, insanı hayrete düşürecek ölçüde idi. Bir tek hadis alabilmek için bile, uzun ve meşakkatli seyahatlere katılmaktan çekinmemişlerdi.

İşte Kitap ve Sünnet her dönemde Allah rızasından başka bir gayeleri olmayan iman, ilim ve irfanla yoğrulmuş faziletli kimselerin himayesinde, gerek satırlara, gerekse satırlara nakşedilerek günümüze kadar gelmiştir.

Şunu belirtmek gerekir ki, bugün de Kitap ve Sünnete dil uzatmak ve onları birbirinden ayırmak isteyenler yok değildir. Fakat Kitap ve Sünnet birbirine öyle bağlarla bağlanmıştır ki, onları birbirinden ayırmaya kimsenin gücü yeunez.

Yard Doç Dr. Şevki Saka

Kaynak: Diyanet İşleri Başkanlığı / Diyanet İlmi Dergisi / 1990 / 1. Sayı

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir