1. Anasayfa
  2. Uncategorized

KUR’AN’A göre KUR’AN


Kur’an, Yüce Allah’ın kelamı olup insanlara hidayet rehberidir. Alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’in (s.a.v.) tebliğiyle bizlere ulaşmış, rahmeti her şeyi kuşatan Rabbimizin adıyla okunmaya başlanmıştır. Kur’an, hem dünya hem de ahiret için yol gösterici ilahi bir kitaptır.

Her iyi ve hayırlı işe Allah’ın adıyla başlanması İslam adabındandır. Bu adabı ilk nazil olduğu ittifakla kabul edilen Kur’an-ı Kerim’in: “Rabbinin adıyla oku (1)” ayetinde Allahü Teala Peygamberine (s.a.v) vahiy suretiyle talim etmiştir.

Bu edep düsturu büyük İslam mefküresinin temelini teşkil eden: “Evvel ve ahir zahir ve batın odur (2)” ayet-i kerimesinin de muktezasıdır. Her varlık varlığının sırrını vacibul vucud olan Allah-ü Teala’dan alır. Şu halde her şey O’nunla başlar ve her başlangıç her hareket, her yöneliş O’nun ismiyle olur. Allah-ü Teala’nın Rahman ve Rahîm sıfatları, rahmetle ilgili bütün tecelliyatı ihtiva ettiği içindir ki, başlangıç olan Besmelede, kendisini bu sıfatlarla tavsif buyurmuştur.

Ben de bu münasebetle Allah’m ismiyle başlamayı tercih ettim. Her işimize ve her sözümüze yukarıdaki ifadeyi kullanarak başlamayı unutmamakta büyük faydalar vardır.

Yeryüzü; mahiyeti bilinen zerrelerden meydana gelmiştir. İnsanın; bu zerrelerden meydana getirebileceği en son şekil ya bir kerpiç, ya bir tuğla, ya bir kap, ya bir direk, ya bir heykel veya bir cihazdır. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın; yapacağı budur.

İnsanoğlunun yapması muhtemel şeylerin sınırlı olabileceğini ve yaratma kabiliyetinin asla bulunmadığını ifade etmek istiyorum. Fakat Allah (c.c), öyle bir yaratıcı ve yoktan var edici ki, insanın, halen çözemediği ve çözemeyeceği “HAYATI” meydana getiriyor. Bu hayatta da insanı aciz bırakan enerjik, müteharrik ilahi sırlar gizliyor. Beşerin asla eremeyeceği ve kavrayamayacağı bir sır. İşte KUR’AN; böylesi sırlardan sadece bir tanesidir.

Hiç şüphesiz ki, yerli veya yabancı, Müslüman olan veya olmayan pek çok kişilerce Kur’an’ın ne olduğunu, vasıflarının nelerden ibaret bulunduğu, ne gibi meziyetleri ihtiva ettiği geniş geniş anlatılmış, izah edilmiş ve tefsirleri yapılmıştır.

Ben burada, fazla detaya girmeden Kur’an-ı Kerim’in kendisini nasıl tarif ettiğini, nasıl tavsif ettiğini, şu ana kadar hiç bir kitaba nasip olmayan hatta ve hatta Kur’an’ın dışındaki İlahi kitapların bile erişemediği yüceliğini nasıl ifade ettiğini ayet-i kerimelerle izaha çalışacağım.

Yüce Allah, vahiy yolu ile, iki cihan saadetini kazanabilmemiz için gönderdiği kitabın birçok ismi vardır. Bunlardan bir tanesi ve belki birincisi “Kur’an veya “El-Kur’an“dır. Konumuzun bu yönlerine fazla dokunmamakla beraber, muhterem ilim erbabının, çok mühim olan bu noktalardaki görüşlerini de ihmal etmemeye gayret edeceğim.

“Kur’an, Allah Teala’nın, Peygamberler silsilesinin son halkasını teşkil eden Hz. Muhammed (s.a.v.)’e vahiy yoluyla 23 yılda indirdiği mukaddes kitabın adıdır. Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde, bu mukaddes kitabın “Kur’an” adı altında zikredildiği görülür…

Cenab-i Hak her asırda ve her millette insanlığa hitabeden Kur’an-ı Kerim’i ve Resul-i Ekrem’i de son peygamber olarak göndermiş, gün geçtikçe kuvvet ve kıymeti artan ayet ve mucizelerini ebedi kılmıştır. Bu mucize, akıl ve fikirlerin ihata edemiyeceği uhreyi ve dünyevi en yüksek esasları ihtiva eder.

Kur’an’ın en seçkin vasfı ve özelliği, Hz. Peygambere nazil olduğu gibi muhafaza edilmiş olmasıdır. Asla tahrife uğramamıştır.

Rasülüllah’ın bizzat yapığı tertip üzere bugün elimizde mevcud bulunan Kur’an-ı Kerimi; tarif eden ve bize gayet açık bir şekilde öğreten ayetleri sıra ile ele alarak izah etmeye çalışmak mümkündür.

“İşte bu kitap. Onda hiç bir şüphe yoktur. Takva sahipleri için hidayetin ta kendisidir (3)”

Kur’an-ı Kerim; herşeyden evvel, Allah kelamıdır. O’nun, kullarına gönderdiği emir ve nehiylerinin bütünüdür. Akıl sahibi, insaf sahibi ve iman eden kimseler için bu böyledir. O’nun, Allah’ın kitabı olduğunda asla şüphe etmezler ve edemezler.

Bir şeyi reddedebilmek ve ondan şüpheye varabilmek için, o şeyi çok iyi tanımak ve anlamak gerekir. Kur’ân’da şüpheye düşmek veya O’na sırt çevirmek; O’nun ne olduğunu, ne demek istediğini çok iyi bilmeden mümkün değildir.

Akıl ve insaf sahibi hiç kimse Kur’an-ı Kerimi okuyup anladıktan ve O’nun uslübündeki üstünlüğünü, nazmındaki güzelliğini, icazındaki eşsizliğini, belagatinde ki yüceliğini ve irşadındaki tesirini görüp öğrendikten sonra ondan şüphe edemez. Tam bir imanla kabul eder ki, bu kitap Allah tarafından gönderilmiştir. O’na, insanı şüpheye düşürecek beşer kelamından hiç bir söz karışmamıştır.

Gerçekleri görebilenler için; Kur’an’da şüphe etmek mümkün değildir. Gerçekleri göremeyenleri Cenab-ı Allah ayetiyle şöyle bildirmektedir: “…Onların kalbleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler, kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi. Hatta daha da sapıktırlar. İşte bunlar gafildirler (4)”

Cenabı Allah; o günkü inkarcı ve zalimlere olduğu gibi; bugünkü kafirlere, müşriklere, putperestlere ve dinsizlere de şu mesajları ile meydan okumaktadır.

“Kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’an’dan şüphe ediyorsanız, sizde O’nun benzeri bir süre meydana getirin; eğer doğru sözlü iseniz. Allah’tan başka güvendiklerinizi de yardıma çağırın (5)”

“De ki; insanlar ve cinler, birbirine yardımcı olarak bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, and olsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar (6)”

“Senin için: Onu uydurdu diyorlar. Öyle mi? De ki: Öyleyse onun sürelerine benzer uydurma on süre meydana getirin. İddianızda samimi iseniz, Allah’tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın (7)”

“Ey Muhammed! Senin için, Onu uydurdu mu diyorlar. De ki: Onun sürelerine benzer bir süre meydana getirin iddianızda samimi iseniz. Allah’tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın (8)”

Tarih içinde, haddini bilmez, cehlini idrak etmez, gerçeği göremez hale gelmiş bazı kimseler, Kur’an’daki gibi süre veya ayet denemelerine girişmişlerdir. Fakat neticede kahrolup gitmişler ve elbette Cehennemin en derinlerine yuvarlanmışlardır. Kur’an’ın manasında olduğu gibi lafzında da şüphe etmek mümkün değildir.

“Peygamberimize indirilmiş olan da Kur’an’ın yalnız manası değil, hem nazmı ve hem de manasıdır. Bunda şüphe etmemeli ve asla su-i zanna düşmemelidir. Çünkü; her türlü şekten ari ve her tõhmetten müberradır. Kitaplar içinde Hak kitabullah olduğu, bunun kadar katiyyet ve yakın ile malüm olan ve sırat-ı müstakimi bunun kadar gösteren hiç bir kitap yoktur. Bunun Kur’an-ı Kerim; bütün lafız güzelliklerini, mana inceliklerini en kısa kelimelerle en yüksek manäyı ifade etmek gibi özellikleri kendinde toplamıştır.

Sürenin daha başlangıcında Kur’an’ın doğruluğunun ve Hak olduğunu belirleyen ve katiyyetle ifade eden “İşte bu kitap Ondan hiçbir şüphe yoktur” cümlesi mevcutken, ayrıca insanların Onun bir benzerini yapmaktan aciz kaldıkları meydanda iken şek ve şüphe etmek mümkün mü?

Kur’an’ın; manası kadar lafzı kadar manası da Allah’a aittir. Her ikisi de birbirinden ayrılmaz, birinin varlığı ile diğerinin kaim olduğu ilahi hikmetlerdir. Allah’ın kudreti çerçevesindedirler. Ayrı ayrı birer mucizedirler.

Buna rağmen; zamanımızda; bize onun manası lazım, lafzını ise haşa bir tarafa fırlatıp; atmalı, Kur’an Kurslarımızda öğretmeye gerek duyulmamalı, şeklinde fevkalade cüretkar konuşanlar bulunmaktadır. Evet biz mananın anlaşılmasına karşı değiliz ve hatta ön planda tutmaktayız. Kur’an’ın nüzulundeki asıl gayenin de bu olduğuna kuvvetle inanmaktayız. Ancak bu asıl maksadın temini ve kazanılması; lafzının muhafazası ve bilinmesiyle mümkündür. O lafız ki, Allah’a mahsustur. Başımızın üzerinde tutmamız, saygıda kusur etmememiz gerekirken nasıl olur da fırlatıp bir tarafa atmayı düşünebiliyor veya söyleyebiliyoruz?

Elbette hiçbir zaman şüphe edemeyeceğimiz bu Kur’an-ı Kerim”… Takva sahipleri için hidayetin ta kendisidir.”

“Bu kitap, inançsız olanlar ve kalplerini gerçeklere karşı kapamış bulunanlar dışında herkese rehberdir. Kısacası müttaki olmaya müsait bulunanlar içın rehberdir”

Bu kitabın hakikati hidayet, tabiatı hidayet, varlığı hidayet ve mahiyeti hidayettir.

İşte, 2. sürenin 99. ayetinde Kur’an; kendisini böyle anlatmaktadır. “Andolsun ki, biz sana apaçık ayetler indirdik. Onları fasıklardan başkası inkar etmez (9)”

Kur’an-ı Kerim, Allah Teala tarafından Hz. Peygamber’e vahyedilmiş bir kitaptır. Vahyin yüksek bir makamdan yani rububiyet makamından Peygamberlik makamına Cebrail (a.s) vasıtasıyla getirilen Kur’an-ı Kerim’in, Bakara süresinin ilk Ayetinde de beyan edildiği gibi, Allah katından geldiğinde hiçbir şüphe yoktur.

Kur’an ayetleri gerçekleri ifade bakımından, hakka daveti verine getirme yönünden o kadar açık ve kesindir ki; azıcık aklı olan, beyni bulunan insaf ve merhamet sahibi kimselerin inkar etmeleri mümkün değildir.

Akl-ı Selim sahibi olan ve asli yaratılışı bozulmamış bulunan her insan, herhangi bir delile ihtiyaç duymadan ihtiva ettiği itikadi meseleleri ortaya koyuşunda insanlan aciz bırakan eşsiz uslup ve tertibiyle Onun Allah katından geldiğini kabul ve tasdik eder.

Kur’an-ı Kerîm bu ve benzeri ayetlerle kendisine imanı, gayet açık delillerle muhataplarından istemektedir. Deliller, o kadar net ve mükemmel ki; insanın, onlara iman etmesinden başka çaresi yoktur. Aksi takdirde kalbi olduğu halde inanmayan, kulağı olduğu halde duymayan, gözü olduğu halde göremeyen olmak gerekir.

Kur’an-ı Kerîm; Allah’ın peygamberlerine gönderdiği kitaplardaki herhangi bir hükmün yahut emir veya yasağın, onu tahrif edip doğruyu gizleyen, birkaç kuruşluk dünya menfaati ve mevkii için, dini satmayı ve keyfi bir şekilde telife tabi tutup gerçek manalarından uzaklaştırmayı büyük bir suç kabul etmiş, gerekli ikazı yapmış, bu yola tevessül edenlerin elim azaba uğrayacaklarını haber vermiştir.

“Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyen ve onu yok pahasına değişen kimseler, işte onlar, karınlarına ateşten başka bir şey yemezler. Kıyamet günü, Allah onlarla konuşmayacak, onları temize de çıkarmayacaktır. Onlar için elim bir azap vardır (10)”

Daha önceki ilahi kitaplarda yapılmış olan ve Kur’an’da da yapılması muhtemel bu gibi suçu işleyenler, “yaptıklarının karşılığı olmak üzere, ya bir ücret alırlar, yahutta gönüllerine hoş gelen bir makama kavuşurlar. Kısacası Allah’ın kitabını dünya menfaati karşılığında tebdil ve tağyir ederler. Aslını değiştirip başkalarından gizlemiş olurlar.

Bu, genellikle, akılsız kişilerin kendilerine önder yaptıkları ve her hususta peşlerinden gittikleri kimselerin işidir. Ancak bu liderler, yaptıkları bu işin kendilerine ne büyük zararlar getireceğini düşünemeyecek kadar da beyinsizlerdir.

Allah-u Teala Müslümanlara ve ilahi kitap sahibi olan diğer bütün din mensuplarına, Allah’ın kitabı üzerinde tebdil ve tağyir yaparak hükümlerini gizlemeyi, bu hükümler üzerinde ihtilafa düşüp tek olan dini parçalamayı ve ayrı ayrı fırkalara ayılmayı kesinlikle yasaklar.

Müslümanların; İslam’ı anlama ve izah etme babında, aralarında çıkacak samimi olan ve kötü niyet bulunmayan ihtilafları, yine Kur’an’a veya Rasülullah’ın sünnetine müracaat ederek çözmeleri gerekmektedir. Bu hal; hiçbir zaman, şuna veya buna şirin gözükmek, mevkii elde etmek, dünyalığa konmak niyetiyle Kur’an’da yapılan tevillere yahut gerçekleri inkâr etmelere asla benzemez.

“Ey inananlar, Allah’a itaat edin, Rasule ve sizden olan emir sahibine itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşamamazlığa düşerseniz Allah ve Rasulüne gerçekten inanıyorsanız. Onu Allah’a ve Resulüne götürün. (Kur’an ve sünnetle çözün). Bu daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir (11)”

“Bu da, (bu azabın sebebi şudur): Allah’ın kitabı hak olarak indirmiş olması sebebiyledir. Kitap üzerinde ihtilaf edenler ise, muhakkak (hak yoldan) uzak bir ayrılık içindedirler (12)”

Bu ayet-i Kerime, Kur’an’ın “HAK” olarak indirilmiş olmasını bilhassa belirterek onun en ufak bir noktasında dahi hata olamayacağını, herkesin keyfine göre herhangi bir hükümünde, lafzında veya manasında bir değişiklik yapamayacağını, her şeyi ile doğru, her türlü şüpheden uzak, gayet açık ve seçik olduğunu beyan etmektedir. Böylesine katiyyet ifade eden bir kitaptan şüphelenmek, O’nun herhangi bir emrini veya nehyini değiştirmeye kalkmak yahut gizlemek elbette zikredilen azabı celbedecektir.

Allah’ın hak olarak indirdiği kitap üzerinde ihtilaf edenler, hükümlerini kendi heveslerine göre yorumlayarak gerçeği saptıranlar, hak yoldan uzak bir ayrılık içindedirler… Bölünüp parçalanırlar.

Kitap üzerinde ihtilafa düşmek, ondan herhangi bir şeyi gizlemek kadar Hak’tan uzaklaşmaktır. Çünkü hak birdir ve O da, kitabın insanları davet ettiği Hak’tır. Allah Teala, bütün ilahi kitap sahiplerine tek bir hak ve tek bir yol üzerinde bulunmalarını emretmiş.;

  • “Muhakkak ki, bu yol, benim dosdoğru yolumdur. O halde bu yola uyun; başka yollara tabi olmayın. Aksi halde bu yollar sizi O’nun yolundan ayırır, uzaklaşırır (13)”
  • “Hak yoldan ayrılanların cezası da Allah’a aittir. “Sen, hiçbir surette dinlerini (farklı inançlar ve farklı amellerle) parçalayan ve fırka fırka olanlardan değilsin. Onların cezası Allah’a aittir. Sonra onlara ne yaptıklarını haber verecektir (14)”

Kur’an-ı Kerimin çok mühim iki özelliğinden bahseden ve mealini aşağıda zikrettiğimiz ayeti daima hatırda tutmak gerekir.

  • “Ramazan ayı öyle bir aydır ki, insanlara doğru yolu gösteren, hak ile batılın arasını ayıran Kur’an, o ayda indirilmiştir. Bu sebeple, içinizden her kim bu aya ulaşırsa oruç tutsun. Her kim de hasta yahut seyahatte olursa (tutamadığı günleri) başka günlerde tutsun. Allah, müddeti tamamlamanız, sizi doğru yola iletmesine karşılık O’nu yüceltmeniz ve böylece şükretmeniz için size kolaylığı ister, güçlüğü istemez (15)”

Ramazan kelimesinde iki görüş vardır.

  • 1-) Allah’ın isimlerinden bir isim olup “Şehr-i Ramazan” demek, “Şehrullah” demektir.
  • 2-) Ramazan; Recep, Şaban gibi hususi bir ayın ismidir. Diğer taraftan “RAMAZAN AYI’nın; iman ehlinin bütün günahlarından affedildiği ve temizlendiği bir ay olması; yahut, oruç harareti ile günahları yakarak yok etmiş bulunması bakımından ehemmiyetli olduğunu görüyoruz.

Allah’ın Rasulü bir hadisinde; Ramazan ayını “evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu ateşten azad olmak” diye vasıflamıştır.

Ayette belirtildiği gibi, Kur’an’ın böylesi bir ayda nazil olmaya başlaması, onun değer ve kıymetini bir kat daha artırmıştır.

Ramazan ayında farz olarak tutulan “ORUÇ” bu temelin en mühim köşe taşlarından birisidir. Bu iki gerçeğin aralarındaki münasebet ve yakınlık bir birinı daima şereflendirmiş ve manevi değerlerini baki kılmıştır.

Insanlara doğru yolu gösteren, hak ile batılın arasını ayıran Kur’an’ın, Ramazan ayında nazil olmaya başlaması, bu ayda “Oruç gibi mükemmel bir ibadetin yerine getirilmesı Ramazan ayının kutsiyyeturi ifadeye kafidir.

Allah’ım, nizamanı yeryüzüne hakim kılmak ve beşeriyete kumandan olup insanlar üzerine şehadet etmek için Allah yolunda cihad etmenin farz kılındığı ümmete, orucun da farz kalınması gayet tabiidir. Oruç, kesin ve azim sahibi iradenin belirdiği ve insanın Rabbi Zülcelaline itaat ve inkıyad ile bağlandığı bir farizadır.

Oruç, Ailah’ıı ihsan ettiği nimet ve faziletleri tercih ederek bedeni arzuları alt edip, nefsi baskılara tahammül etme yeridir. Dikenlerin yaygın olduğu, şehvet ve arzuların çevirdiği ve saliklerine binlerce aldatıcı seslerin yöneltildiği iman yolunun meşakkatlerine sabırla göğüs germe alanıdır.

Oruç ve benzeri farzların esas gayesi; insanoğluna yeryüzünde mühim vazifeler ifa ettirmek ve ahiret hayatında mukadder olan kemale hazırlamaktır.

Oruçta asıl maksat, TAKVADIR. Takva; kalpleri uyanık bulundurup ilahi rızayı temin eder. Kalplerin bozularak günah kazanmasını engeller. Takva, insan ruhunun tırmandığı son gayedir. Gerçek manada Allah’tan korkmaktır. Allah’ın istediği şekilde, Allah’a kulluk yapmaktır. Böylesi bir hüvviyeti kazanabilmek ne güzel bir şeydir.

Oruç insan nefsini şehvetlerden, nefsin kötü arzularından çekip dizginleyen, ruhu inceltip temizleyen en güzel bir ibadettir. Oruç, kişiyi haramdan meneder. zinanın ve benzeri haram olan şeylerin sebeplerinden uzak tutar. Peygamber (s.a.v) Efendimiz, orucun kötülüklere karşı bir kalkan olduğunu söylemiş ve buyurmuştur ki, “İçinizden kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin. Çünkü evlenmek, gözü haramdan korur. Buna gücü yetmeyen oruç tutsun. Çünkü oruç, onun şehvetini kırar”

Oruç vücuda sağlık getirir. Allah Rasulü Oruç tutunuz ki, sıhhat bulasınız buyurur.

Oruç, insanın duygu ve düşüncelerini inceltir. İnsanı şefkatli, merhametli yapar. Oruç tutan insan, açlığın ne demek olduğunu, sürekli olarak açlık ve sefalet içinde kıvrananların ızdırabını anlar, onlara elinden geldiğince yardım etmeye çalışır.

Oruç, insanı sabra dayanıklı olmaya alıştırır. Bugün kendi isteğiyle oruç tutan kimse, birgün savaş, kıtlık, deprem veya başka felaketler gibi zor şartlarda tahammül eder.

Sayılamıyacak kadar güzellikleri bulunan oruç ibadetine, kolay kolay riya karışmadığı için Allah kaunda en makbul ibadet sayılır. Bir kutsı Hadiste Cenab-ı Allah “Oruç benim içindir, onu ben mükafatlandırırım” buyurur.

İçerisinde Kadir gecesi gibi bir gecenin oluşu ve Kur’an’ın bu gecede nazil olmaya başlamış bulunması; ramazan ayımın ne kadar feyizli, bereketli ve kutsi bir ay olduğunu göstermeye yeter.

Hz. Adem’den Hz. Muhammed (s.a.v)’e kadar Cenabı Allah tarafından gönderilmiş bütün peygamberler ve onların getirdikleri ve ümmetlerine tebliğ ettikleri kitaplar, insanlığa din olarak sadece İslam’ı öğretmeye, anlatmaya çalışmışlar ve ona imana davet etmişlerdir.

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa ondan asla kabul olunmaz. Ve o, ahirette en büyük zarara uğrayanlardandır (85)” mealindeki ayet-i kerime bunun en büyük delilidir.

Gönderilen ilahi kitap veya sahifeler bir evvelkini yani daha önce gönderilmiş olanları daima kabul etmiş, teyit etmiş ve tasdik etmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de “O, sana kitabı hak ve kendinden öncekileri tasdik edici olarak indirdi. Bundan önce de insanlara yol gösterici olarak Tevrat ve İncil’i indirmişti. Birde hak ile batılı ayırt eden Fürkan’ı indirdi. Gerçekten Allah’ın ayetlerini inkar edenler için şiddetli azab vardır. Allah Azizdir, intikam sahibidir (18)” mealindeki ayet-i kerime ile; Kur’an kendinden önce gelen bütün kitapları tasdik ve hak olduklarını kabul etmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de benzeri manada pek çok ayet vardır. Şurası muhakkak ki, bu tasdike layık olmak, Cenabı Allah’ın gönderdiği şekli ve safiyeti muhafaza etmekle mümkündür. Tahrifata uğramış, muhtelif kişilerin arzuları istikametinde yalan yanlış şeylerle doldurulmuş hatta Allah’ın birliğini dahi inkar ederek üçe-beşe çıkaran kitapların tasdiki mümkün olmadığı gibi, onlara semavi kitap demek de caiz değildir. Son şekilleriyle; ne İncil’e ne de Tevrat’a ve benzerlerine, Allah’ın gönderdiği İncil veya Tevrat’tır, denemez.

Kur’an’ın ifadesine göre, Hz. İsa (a.s) kavmine; “…Ey Israil oğulları, ben size Allah’ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici olarak (geldim) demişti (19)” Gel gör ki, Museviler de İseviler de kitaplarını tahrif ve tağyir ettikleri gibi İslam’a da ve onun iman prensiplerine de inanmazlar. İşi şirke kadar götürürler.

Yüce Mevlamız “Sana kitabı indiren O’dur. O’ndan bir kısım ayetler muhkemdir ki, bunlar kitab’ın esasıdır. Diğer bir kısmı da müteşahiblerdir. İşte kalblerinde eğrilik bulunanlar fitne çıkarmak ve teviline yeltenmek için müteşabih olanlarına uyarlar. Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir… (20)” mealindeki ayetiyle, Kur’an’ın kesin olarak Allah tarafından gönderildiğini, şu veya bu istikamete çekilemeyeceğini, fitneye ve cemiyetin fesadına alet edilemeyeceğini kesinlikle ifade buyurmaktadır.

Şu mübarek ayet-i kerime ile de Kur’an, kendisini bakınız nasıl tanıtıyor: “Bu. işte bütün insanlar için bir beyan muttakiler için de bir hidayet, bir öğüttür (21)”

Bu bütün insanlar için bir beyandır. Şayet bu beyanlar olmasaydı insanlar hi-ayete eremezlerdi. Çünkü hidayet; çok zor gayet çetin bir beşerî değişmeyi gerektirir, Muayyen bir kitle ancak bu kitapta hidayet bulabilir. Hidayete erenler muttakiler kitlesidir.

Bu hidayeti bahşeden kitab-ı mübin’den ve bu beliğ nasihatten sadece, iman için çarpan ve iman ile canlanan, Allah’tan korkan gönüller faydalanabilirler. Hakka rağbet edip, hak yolunu seçmeye muktedir olmak sadece takva ile mümkün olur. Kur’an da haktan, hidayetten, nurdan, mevizeden, ibretten ne varsa sadece müminler ve muttakiler içindir. Yani; Allah’ın istediği şekilde kulluk yapanlar içindir.

Bir şey hakkında kesin karar verebilmek veya bir hükme varabilmek için onu çok iyi bilmek, tetkik etmiş olmak, etraflıca araştırarak üzerinde yeterli derecede düşünmek gerekir. Aksi takdirde verilecek hüküm, varılacak netice isabetli olmayacaktır. Kur’an, kendisi için de alınacak kararı; iyice tetkik edilmesinden, üzerinde fazlaca düşünülmesinden sonra verilmesini adeta istemektedir. Bunun için de, “Kur’an-ı düşünmüyorlar mı? Eğer (O) Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, onda birbirini tutmaz çok şeyler bulurlardı (22)”

Bu ayet, Kur’an-ı Kerimi iyice düşünüp ondaki hikmetleri anlamayan kimseleri kınamaktadır. Kur’an-ı derin derin düşünüp inceleyenler anlarlar ki; onda birbirini tutmayan gerçeklere ters düşen hiçbir söz yoktur. Baştan sona bütün söyledikleri birbirine uygun, birbirini destekler niteliktedir.

Müslüman olan veya olmayan, İslam’a gönül vermiş yahut O’na düşman kesilmiş yerli veya yabancı Kur’an’ı inceleyen ve O’nun üzerinde düşünen birçok kimse gerçeği itiraftan başka hiçbir şey yapamamışlardır. Hakkı teslime mecbur olmuşlardır. En azılı müşrikler bile, Kur’an’ın lafzını duyduklarında, tesirinde kalacaklarından korktukları için kulaklarını tıkamışlardır.

Bugün bile; Peygamber dedin mi ürken, Kur’an dedin mi kaçan ve rahatsız olan, camii dedin mi hiddetinden çatlama derecesine varan kimseler maalesef cemiyetimizde mevcuttur. Bunlar, cinler kadar olsun Kur’an-ı dinlemiş olsalardı elbette böyle olamazlardı.

“Ey Muhammed! Kur’an-ı dinleyecek cinlerden bir takımını sana yöneltmiştik. Onlar Kur’an-ı dinlemeye hazır olunca birbirlerine: “susun” dediler. Kur’an’ın okunması bitince, her biri, birer uyarıcı olarak milletlerine döndüler. Şöyle dediler: “Ey milletimiz… Doğrusu biz Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan gerçeği ve doğru yolu gösteren bir kitap dinledik.” Allah’a çağıran Muhammed’e uyun ve O’na inanın da Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi can yakıcı azabdan konusun (23)”

Nitekim Muğire oğlu Velid, Kur’an dinlediği zaman kavmine: “Yemin ederim ki Muhammed’den öyle bir kelam işittim ki, o, ne insan ne de cin sözüdür. Vallahi onda öyle bir tatlılık, öyle bir güzellik var ki, başlangıcı semereli, sonu çok verimlidir. O, hakikaten her söze üstündür. Hiçbir söz ona üstün gelemez” dedi.

Hz. Ömer, Müslümanlığın en büyük düşmanı iken Kur’an-ı Kerim’in nuruyla hidayete ermiş, onunla katı kalbi yumuşamış, hiddeti gevşemiş, neticede İslâm için bir kuvvet unsuru olmuştur.

Prof. Dr. Süleyman Ateş tefsirinde, Kur’an-ı tetkik eden bir Fransız bilgininin Mukaddes Kitaplar ve İlim adlı konferansından şu itirafına yer verir.

  • Kur’an’ın indiği tarihte yetişen bir insanın bu ilmi gerçekleri bilmesine imkan yoktur. Bunlar, ancak Allah’ın sözüdür. Büyük ölçüde insan elinin karışığı Tevrat ve İncil’de bu birini tutmaz, gerçeklere aykırı şeyler çoktur. Ama Kur’an’da insan eli karışmamıştır. O, Allah’ın kelamıdır. Kur’an’da onların içerdiği hataların hiçbiri yoktur. Çünkü Kur’an’a insan eli karışmamıştır. O Allah’ın kelamıdır. Eğer Kur’an Allah’tan başkasının sözü olsaydı, ancak o zamanki insanın bilebileceği şeyleri ihtiva eder ve zamanla bu bilgiler eskir, geçersiz kalırdı. Bir çoğunun da yanlış olduğu ortaya çıkardı. İnsanların geceleyin herkesten uzak, kendi aralarında gizlice düşünüp kurdukları şeyleri haber veremezdi. Ama Kur’an, hem insanların gizli gizli yaptıkları işleri haber vermekte ve bu sözleri gerçeğe uygun düşmekte, hem de kainatın yaratılışı, insanın ve canlıların ortaya çıkışı, tabiat yasaları hakkında söyledikleri, hiçbir zaman eskimemekte, ilim verilerine tamamen uygun düşmektedir. Bunun tek izahı vardır. O da Kur’an’ın Allah’ın vahyi, Allah’ın kelamı oluşudur.

“Doğrusu biz sana kitabı hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği gibi hüküm veresin. Hainlerden taraf olma (24)”

“… Sana da bir zarar veremezler. Nasıl zarar verebilirler ki, Allah sana kitabı ve hikmeti indirmiş, sana bilmediğini öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki lütfu, ihsanı çok büyüktür (25)”

“Ey insanlar! Rabbinizden size açık bır delil geldi. Size açık bir nar (Kur’an) gönderdik (26)”

Ey kitap ehli, kitaptan gizleyip durduğunuzun çoğuna size açıkça anlatan ve çoğunu da geçiveren Peygamberimiz gelmiştir. Doğrusu size Allah’tan bir sur ve apaçık bir kitap gelmiştir. Allah onunla, rızasını gözetenleri selamet yollarına eriştirir ve onları izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Onları doğru yola iletir (27)

Yukarıda meallerini zikrettiğim ayet-i karimeler bize şu gerçekleri ifade ediyor. Hz. Muhammed (s.a.v)’in getirmiş olduğu son risalet; Allah’ın en sağlam delil ve burhanını ihtiva etmektedir. O, hak bir kitaptır. O; bir hikmettir. İnsanlar arasında hüküm verebilmenin en mükemmel kılavuzudur. O, her türlü şüphe ve karanlıkları ayırıp aydınlatan bir nurdur.

Kim ki, bu risaletin gösterdiği istikamete süluk eder ve Allah’a sığınırsa ilahi rahmetin himaye kanatları altında korunduğunu görecek, o nur ve hidayet yolunun, kendisini doğru yola götürdüğünü müşahede edecektir. O; aydınlatıcı şualarıyla, eşyanın hakikatini aydınlatan bir nurdur. Ruhta ve hayatta hak ile batıl yolların ayrılış noktasını gösteren bir meşaledir. Karanlıklar aydınlanır. Zulmetler yıkılır. Hakikat, basit ve bedihi bir şekilde tecelli eder.

Kur’an’ın, bu kadar berrak, bu kadar temiz, bu kadar sağlam, bu kadar güzel ve bu kadar güvenilir havasını teneffüs eden insan, hiçbir şekilde meseleler karşısında bocalamaz. Düşüncesi mükemmel, ruhu yüce, ahlakı çok güzel olur. Fiziki yapısı daima sıhhatli ve sağlam kalır. Neticede insan; her yönü ile fıtri ve asli hüviyetine kavuşur.

Kur’an; görüş ve düşüncedeki karanlık ve karışıklığı, yürüyüşteki tereddüt ve şaşkınlığı, prensiplerdeki hayret ve sapıklığı, yollardaki hayvanilik ve rehbersizliği parlatıyor, aydınlatıyor ve berraklaştırıyor.

Hedefi ve hedefe giden doğru yolu gösteriyor. Bu yolda ruhlara istikamet veriyor. Allah: kulları için, din olarak İslam’ı rehber olarak Kur’an-ı seçiyor.

O Kur’an ki; aşağıda meallerini vermeye çalışacağımız ayet-i kerimelerde görüldüğü veçhile:

  • Daha önce gönderilmiş ilahi kitapları tasdik eder.
  • Hak ve gerçektir
  • İhtilafları, getirdiği hükümlerle en adil şekilde çözer.
  • Yanlış ve boş şeylerden korur.
  • İnkar edenlerin ve azıtanların inkar ve azgınlıklarını artırır.
  • İnsanları uyanır ve öğüt verir.
  • Korkutur, yani Allah’a karşı kulluk vazifesini yapmaya davet eder.
  • Allah katından vahiy yolu ile geldiğini defalarca beyan eder.
  • Kendisine sımsıkı sarılmayı bilhassa ister.
  • Hikmetlidir.

Kur’an; karşısındaki tutum ve davranışlara temas ederek, müsbet de menfi de olsa, Hz. Peygamberin (sav.) istikametten sapmayacağını, davasında sabit kalacağını belirtir. Mevzu ve tabirindeki hususiyetiyle, getirdığı inançtaki kemaliyle, ihtiva eylediği beşeri nizamiyle, uluhiyet gerçeğini, beşer tabiatını, hayatın akışını, mükevvenatın seyrini tasvir gücündeki kemaliyle Kur’an-ın kesin olarak Allak kelamı olduğunu ortaya koyuyor. Çünkü O’nu meydana getirecek tek kudret, Allah’ın kudretidir. O kudret her şeyi ihaţa eder.

  • Eksiklik ve noksanlıktan, bilgisiz ve acizlikten tamamen münezzehtir.
  • Bütün semavi kitaplar, Allah tarafından gönderilmiş olup esasta birleşirler.
  • Kur’an, levi-i mahfuzdaki kitabı açıklar.
  • İyiliği gerçekleştirme ve muhafaza etme çarelerini gösterir.
  • Kur’an’ın gerçekleştirdiği kanunlarda beşerin o zaman ve daha sonraki gelişmesiyle mütenasip tafsilat verir.
  • Kulları, cahiliyet ve şirk bataklığından alıp ilmin zirvesine ve birliğin en doruk noktasına ulaştırır.
  • Kullara kulluktan kurtarıp boyunlarındaki esaret zincirini kumayı öğretir.
  • Sadece sonsuz kudret sahibi ve alemin maliki Allah’a kul eder.
  • İnsanların düşüncelerine bir ulviyet, değer ölçülerine bir yücelik, ahlaklarına bir üstünlük kazandırır.
  • Dünyasını da ahiretini de mamur edecek bütün tedbirleri alarak gerekli yollar gösterir.
  • Maddi ve manevi sıkıntılardan nasıl korunulması gerektiğini ve ne şekilde kurtulunabileceğini öğretir.
  • Kalplerdeki, gönüllerdeki, ruhlardaki her türlü sıkıntı ve belaların yok edilebilmesi ancak ve ancak Allah’ı zikirle, anma ile yani tam manasıyla Kur’a’na sarılmakla mümkün olabileceğini anlatır.
  • “Onlar inanmışlar, kalbleri Allah’ı anmakla huzura kavuşmuştur. Dikkat edin, kalbler ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur (28)”
  • Kur’an’a bağlanıp onun nurlu yolundan yürüyenlerin kendi kurtuluşlarını ve ebedi saadetlerini hazırlayacaklarını, aksi takdirde ebedi felaketlerini hazırlayıp cehennemi boylayacaklarını haber verir.
  • Rasulüllah’ın, Kur’an-ı tebliğ etmesiyle görevinin bittiğini de özellikle beyan ederek bundan sonra sorumluluğun tamamen insanlara ait olduğunu ifade eder.

Bütün bu gerçeklere, çok açık ve kesin ikazlara rağmen insanların çoğunun Kur’an’a inanmadıklarını yine Kur’an’ın haber vermesiyle anlıyoruz. Belki bu hal kıyamete kadar böyle devam edecektir, bilemiyoruz. Bilebildiğimiz bir şey varsa: ilmi gerçeklerin neticeleri, Kur’an-ın işaret ettiği şekilde ortaya çıktıkça ve İslam’ın dışındaki inanç sistemlerinin, ibadet şekillerinin, müntesiplerini tatmin edemediği anlaşıldıkça Kur’an’a gönül verenlerin sayısının inşallah artacak olmasıdır.

“Sana da kendinden önceki kitapları tasdik edici ve onlara şahid olan Hak Kur’an’ı indirdik Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet, gerçek olan sana gelmiş bu lunduğuna göre, onların heveslerime uyma… (29)”

O halde. Allah’ın indirdiği kitap ile aralarında hükmet. Allah’ın sana indirdiği Kur’an’ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın. Heveslerine uyma… (30)”

“Ey ehl-i kitap, Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirileni gereği gibi tatbik etmedikçe bir temele oturmuş olamazsınız, de. Andolsunki Rabbinizden size indirilen bu Kur’an onlardan bir çoğunun azgınlık ve inkarını artacaktır… (31)”

“… Bu Kur’an bana sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için vahyolundu.. (32)”

“Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur’an’la uyar… (33)”

“Gerçek olduğu halde, senin kavmin Kur’an-ı yalanladı… (34)”

“Bu indirdiğimiz senden önceleri doğrulayan Mekkelileri ve etrafındakileri uyaran mübarek kitaptır. Ahirete inananlar buna inanırlar, namazlarına da devam ederler (35)”

“(Deki) Allah size Kitabı açık açık indirmişken O’ndan başka bir hakem mi isteyeyem? Kendilerine kitap verdiklerimiz, O’nun gerçekten Rabları katından indirilmiş olduğunu bilirler (36)”

“İndirdiğimiz bu Kur’an da feyz kaynağı bir kitaptır. Artık buna tabi olun ve kötülükten kaçının ki merhamet olunasınız (37)”

“İşte size Rabbinizden apaçık bir hüccet, bir hidayet, bir rahmet gelmiştir. Artık Allah’ın ayetlerini yalan sayandan, onlardan yüz çevirenden daha zalim kimdir?.. (38)”

“Ey Muhammed! Sana bir kitap indirildi. Onunla insanları uyarman ve insanlara öğüt vermen için kalbine bir darlık gelmesin (39)”

“Bu kitap, inanan millete Rabbinizden açık belgeler, yol gösterme ve rahmettir (40)”

“Elif, Lam, Ra. İşte bunlar hikmetli kitab’ın ayetleridir (41)”

“Bu Kur’an, Allah’tan başkası tarafından uydurulacak bir şey değildir. (Bu), ancak kendinden önceki (ilahi Kitab)ların doğrulaması ve o (ezeli) Kitab’ın açıklamasıdır. Onda asla şüphe yoktur. Alemlerin rabbi tarafından indirilmiştir (42)”

“Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerde olan (sıkıntılara) bir şifa ve inananlara bir yol gösterici ve rahmet gelmiştir (43)”

“De ki: “Ey insanlar, işte size Rabbinizden gerçek geldi Artık yola gelen, kendisi için gelir. Sapan da kendi zararına sapar Ben sizin üzerimize vekil değilim (44)”

Sana vahyolunana uy e Allah hüküm verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en iyisidir (46)”

“Elif Lam Ra, (Bu), bir kitabdır ki, hikmet sahibi, her şeyden haberi olan Allah tarafından ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da güzelce açıklanmıştır (47)”

“… Bu Kur’an’dan hiç kuşku olmasın. Çünkü O, Rabbinden gelen gerçektir. Fakat insanların çoğu inanmazlar (48)”

Kur’an’ı anlatan Kur’an ayetlerinin hemen hemen hepsinde;

  • Hidayet rehberi,
  • Hak kitap,
  • Asla şüphe edilmeyen,
  • İyiyi kötüden ayırt eden,
  • Bilinmeyen haberlere yer veren,
  • Öğüt alınması lazım gelen bir tebliğ,
  • İnsanların arasına bulan bir hukuk sistemi,
  • Açık bir beyan,
  • Daha önceki ilahi kitapları tasdik eden,
  • Hikmet ifade eden,
  • Delil, burhan, her şeyi açıklayan,
  • Müslümanlara yol gösterici,
  • Rahmet ve müjde olarak indirilen,
  • Nur, feyz kaynağı, uyarıcı, nasihat edici, öğüt, gönüllerdeki sıkıntılara şifa,

Levh-i mahfuzdakini açıklama gibi sıfatları ve özellikleri görmek ve okumak mümkündür.

Makalemizin burasından itibaren, Kur’ân’ı izah eden ayet-i kerimeler de, yukarıdaki özelliklerin dışında görebildiğimiz sıfatlar bulundukça, açıklamaları yapmaya gayret edeceğiz.

MÜBIN: Ne olduğu açık, kendini beyana kendisi kafi olan demektir. vya; beyan edici, açıklayıcı, ayırt edici demektir. Yahut; lisanı gayet güzel, muradını yerine göre dilediği gibi anlatır, fasih ve beliğ manasına gelir. Kur’an, kendinden başka hiçbir delile muhtaç olmayacak surette bizzat kendi mevcudiyetiyle isbata kafi bir ilahi kitaptır. Hakkı batldan, hayrı şerden, doğruyu eğriden, güzeli çirkinden ayırt edendir.

  • “Elif Lam Ra, bunlar apaçık kitabın ayetleridir (49)”
  • “Elif Lam Ra, bunlar Kitabın ve apaçık Kur’an’ın ayetleridir (50)”
  • “Ta sin, bunlar Kur’an’ın (bu süresinin) ve apaçık Kitab’ın ayetleridir (51)” mealindeki ayetlerde geçen “MÜBIN” sıfatı hep aynı manaya gelmektedir.

Gerçekten de Kur’an, başka şeye ihtiyaç duymadan kendi kendini en güzel şekilde açıklayan ve izah eden bir kitaptır. Kendi düşüncelerimizle, kendi ifade ve lisanımızla O’nu tam manasıyla açıklamamız asla mümkün değildir. O’nu her zaman bütün gücümüzle anlamaya ve mucibince amel etmeye mecburuz.

  • “Biz O’nu Arabca bir Kur’an olarak indirdik ki, anlayasınız (52)”
  • “Ve işte biz onu Arabca bir hüküm (hikmet gereğince hükmeden bir kitap) olarak indirdik (53)”
  • “Biz O (Kur’an)ı senin dilinle (indirdik) kolaylaştırdık ki, O’nunla (günahlardan sakınıp, Allah’ın azabından) korunanları müjdeleyesin ve inatçı bir kavmi O’nunla uyarsın (54)”
  • “Apaçık Arabca bir dille (55)”
  • “Biz sana O’nu böyle Arabca bir Kur’an olarak indirdik ve O’ndan tehditleri türlü biçimlere çevirip açıkladık ki, (günahlardan) korunsunlar. Yahut Kur’an, onlara bir hatırlama yaparsın (56)”

Ayı mealde başka sürelerde de bulunan ayet-i kerimelerden anlaşıldığı vechile Kur’an Arab lisanı ile nazil olmuştur, kolay anlaşılsın, kolay öğrenilsin diye. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) Arab kavmindendi. Lisanı Arabca idi. Peygamber olarak cihana gelmiş ise de ilk defa uyardığı, dini tebliğ ettiği kavim Arab idi. Kendisine indirilen Kur’an’ın da Arabca olması en tabii haldi. Her şeyden evvel ilahi nizamın en iyi şekilde anlaşılması ve gereğinin yerine getirilmesi gerekiyordu. Arabca olarak nazil olmasının ilk ve en mühim sebeplerinden birisi bu idi.

Kur’an’ın manası iyi anlaşılsın, üzerinde düşünülsün ve hiçbir şüpheye yer verilmesin diye, Allah böyle murad etmişti. Kur’an’daki kelimeleri meydana getiren harfler; insanların kullanmakta oldukları ve her an ellerinde bulunan harflerdir.

Beşerin bir benzerini meydana getirmekten aciz olduğu ayetleri ve yüceliğine ulaşamadığı Kur’an’ı, Allah-ü Teala, Arabların konuştukları lisanla beşeriyete inzal buyurmuştur. Anlaşılsın diye… Bilinen harf ve kelimelerden teşekkül ettiği halde insanların bir benzerini hatta bir süresinin benzerini meydana getiremeyişleri zamanın en ediplerini bile hayrete düşürmüş ve bu kitabın bir kul eseri olmadığı anlaşılmış ve kabul edilmiştir.

Arabca olarak gönderilmesi bunun ilk şartı olmuştur. Dinin cihanşumül olması bütün alemı, özellikle müminleri aynı derecede ilgilendirerek O’nu anlamaya ve emredildiği şekilde yaşamaya zorlamıştır. Bu da diğer dillere tercüme veya tefsiri ile mümkün olmuştur.

  • “Bu Kur’an çok mübarek bir kitaptır. O’nu sana indirdik ki, ayetlerini düşünsünler ve aklı selim sahipleri öğüt alsınlar (57)”
  • “… Bir kitaptır bu ki insanları karanlıklardan nura çıkarman, Rablerinin izniyle üstün ve gerçekten de hamde layık olan Allah yoluna götürmen için onu sana indirdik. (58)”
  • “Gerçekten bu Kur’an, (insanı) en doğru yola iletir. Ve iyi işler yapan müminlere, kendileri için büyük bir ecir olduğunu müjdeler (59)”
  • “Alemlere uyarıcı olsun diye kulu Muhammed’e Furkan’ı (Hakkı batıldan ayırmak ölçüsünü) indiren (Allah’ın) hayır ve bereketi pek çoktur (60)”
  • “Andolsun biz Kur’an-ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur? (61)”

Bütün bu ayet-i kerimelerde ve aynı mealde diğer Ayetlerde geçen; öğüt, nasihat alma, uyarılma, hakkı batıldan ayırma, doğru yola gidebilme… gibi faaliyetler ve gayretler ancak Kur’an’ı anlamakla O’nun üzerinde derin derin düşünmekle mümkündür. Kulun asıl görevi budur. Hukuk düzeni ancak böyle kurulur. Adalet ancak böyle hakim kılınır. Kötülükler böyle yok edilir. İyilikler ve güzellikler böyle ortaya çıkar. İlme böyle hizmet edilir. İnsanoğlunun emrine verilen bu alemden, ancak onu anlamakla istifade edilebilir. Asıl maksada ve hedefe böyle ulaşılabilir. Allah da bizden bunu ister.

  • “… Kıssaların en güzelini anlatan bir kitap (62)”
  • “Andosun ki, bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali vermişizdir… (63)”

Anlatılan bütün tarihi hadiseler, geçmişte yaşamış insanların her türlü inanç ve sosyal faaliyetleri ve neticeleri, Kur’an’la muhatap olanlar için birer misal olmuştur. İbret almaları istenmiş, hisse çıkarmaları düşünülmüş, eskilerin düştüğü hataların ve yanlışlıkların tekrarlanmaması istenmiştir.

İnsanlığın kurtuluşu için geçmişten, halden ve gelecekten bu derece doğru, kesin ve ibretli bilgi veren, bilinmeyen haberleri ortaya koyan başka bir kitap bulmak veya görmek mümkün değildir. Bu ancak Kur’an gibi hak bir kitaba mahsus özelliktir. Okuma yazma bilmeyen bir Peygamberin, kendisinden asırlar önce yaşamış insanların hayatlarından bahsetmesi, o bahsedilenlerin Allah tarafından kendisine bildirilmiş olduğunu gösterir.

  • “Sen daha önce bir kitaptan okumuş ve elinde de onu yazmış değildin. Öyle ol- saydı, batıl söze uyanlar şüpheye düşerlerdi (64)”

Müşrikler, münafıklar, bütün kafirler ve bütün İslam düşmanları Allah Rasulünün (s.a.v) dini tebliğ ettiği zamanlarda, Kur’an’ı. O uydurdu, bu bir şair veya kahin sözüdür dediler. Bugün bile daha ileri giderek, daha saygısız ve bilgisizce aynı yalan ve iftiraları yapmaktadırlar. Alay etmeye devam etmektedirler. Kur’an böylelerine şu cevabı vermektedir.

  • “O (Kur’an), elbette şerefli bir Peygamberin (Allahtan aldığı) sözüdür. O bir şairin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz! Bir kahin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz! Alemlerin Rabbinden indirilmiştir… (65)”
  • “O (Kur’an)ı şeytanlar (cinler) indirmedi (66)”
  • “O (Kur’an) kovulmuş şeytanın sözü değildir (67)”
  • “Hayır (Kur’an) onların dedikleri gibi bir söz değil, O, şerefli bir Kur’an’dır (68)”
  • “O’nun aslı Levh-i Mahfuzdadır. (Allah’ın bilgisinin tesbit edildiği bütün varlıkların esaslarını içine alan, mahiyeti bilinmez, korunmuş bir levhada) (69)”
  • “(İşte o delil) Allah tarafından (gönderilmiş) tertemiz sahifeler okuyan bir elçidir. O sahifelerde doğru yazılmış hükümler vardır (70)”
  • “… Eğer sen onlara bir mucize getirmiş olsan, inkâr edenler: Siz ancak batıl şeyler ortaya atanlarsınız derler. Allah bilmeyenlerin kalblerini böylece kapatır (71)”
  • “O’nu peygamberin kendisi uydurdu diyorlar öyle mi? Hayır, ey Muhammed! O, senden önce peygamber gönderilmemiş olan bir milleti uyarman için sana Rabbinden gelen bir gerçektir. Belki artık doğru yolu bulurlar (72)”

Küfründe ısrar eden, Kur’an’daki bir ayetin bir benzerini getirmekten aciz kalan, sineğin kendisinden kapığı bir şeyi bile geri alamayan ve Allah’ın kalplerini ve kulaklarını mühürlediği, gözlerine de perde çektiği kafirler, bu cevaplar karşısında bilmem ne düşünürler?

Böylesi bir gerçeğe inanmayanlara, Kur’an nihayet şu sorulan sorar

  • “Onlar, bundan sonra hangi söze inanacaklar? (73)”
  • “De ki, Gördünüz mü ya o (Kur’an) Allah tarafından ise ve siz de O’nu inkar etmişseniz o zaman uzak bir ayılığa düşenden daha sapık kim olabilir? (74)”
  • “Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalbler(inin) üzerinde kilitler mi var (ki, hiçbir hakikat, gönüllerine girmiyor) (75)”
  • “İnkar edenler, Kur’an O’na bir defada indirilmeli değil miydi?” dediler. Biz O’nunla senin kalbini sağlamlaştırmak ve çeşitli olaylara karşı yeni gelen ayetlerle kalbini takviye etmek için O’nu böyle (parça parça indirdik) ve O’nu ağır ağır okuduk (76)”

Allah ve Kur’an düşmanlarının sonu elbette hüsran, felaket ve cehennem ateşi olacaktır.

  • “İnkar eden kimseler ve ayetlerimizi yalan sayanlar cehennemlik olanlardır. Onlar orada temelli kalacaklardır (77)”

Çok ciddi ve ağır, bununla beraber şerefli bir emanettir. O’na riayet gerekir. O’na sımsıkı sarılmak gerekir. O dünya ve ahiretteki saadetimizin tek kaynağıdır.

Akıl ve şuur ile Allah’ı bilen, tefekkür ve basiretiyle O’nu tanıyan insan kendi cehdi ve gayretiyle Allah’ın kanunu çerçevesinde, nefsani arzu ve temayüllerine mukavemet ederek seve seve halikına itaat eder. O attığı her adımda bir niyet ve irade sahibidir. Bir fikir ve hedefe yönelmiştir.

Cüssesi küçük, gücü kuvveti az, ömrü mahdut ve nice şehvet, meyil ve ihtirasların zebunu olan bu insanoğlunun yüklendiği emanet cidden pek büyük ve pek yücedir.

İnsanlığın, bir hidayet güneşi ve iki cihan saadeti için tek ümidi Kur’an ile muhatap tutulması, onun için bir ilahi lütuftur. Acz ve zaafına, nefsani heves, arzu ve temayüllerine bilgisinin azlığı, ömrünün kısalığına, üstelik içinde bulunduğu zaman ve mekanın ağır şartları ve aşması gereken çeşitli merhalelere rağmen emanete riayet eder, istenilenleri yerine getirirse Allah’ın rızasına ve sonsuz nimetine mazhar olacaktır.

Kur’an; gerçekten öyle bir ağırlığı, öyle bir nüfuz ve tesiri olan bir emanet ki, O’na muhatap olan hiç bir varlık O’nun önünde duramaz ve dayanamaz.

  • “Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, Allah’ın korkusundan onu, baş eğmiş. parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri, düşünsünler diye insanlara veriyoruz (78)”
  • Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yahut arzın parçalandığı, yahut ölülerin konuşturulduğu bir Kur’an olsaydı (bu kitab olurdu) (79)”

Gerçekten de Kur’an büyük bir dağ üzerine indirilmiş olsaydı, o ulu dağ bütün kasvetine rağmen Aliah korkusu şuuru ile her türlü serkeşliği anarak çatlayıncaya kadar ilahi emirlere baş eğmiş olurdu. Binaenaleyh akıl ve şuur kabiliyetiyle emaneti hamil bulunan ve bir taraftan cehennem ateşi, bir taraftan da cennet nimetleriyle kuşatılmış istikbale doğru gitmekte olan insanların bundan daha ziyade müteessir ve mütenebbih olmaları lazım gelirken o zalim ve cahil insanlar müteessir olmuyor.

Allah saygısını duymuyor. Allah’ın hukukunu ve nefislerinin vazife ve istikbalini umuimas, sallih ve necat yollarını düşünmez olmuşlardır.

Sözlerin en güzeli, ilahi bir nur, hidayet kaynağı, her derde şifa kılavuzu, hikmetin ta kendisi ve Allah’a Teala’dan Rasulüne inzal buyurulmasında asla şüphe olmayan yüce kitabımız Kur’an’ın karşısında insanların çoğu maalesef gaflet içinde olup nefislerinin ve şeytanın esiri durumuna düşmüşlerdir. Kendilerini dahi idareden aciz, zerre kadar beyinleri ile Allah kelamını inkara kalkmaktadırlar. Böylelerine, “pek zalim ve çok cahil” demekten başka bir şey kalmıyor.

“Kur’an okunduğu zaman seninle, ahirete inanmayanların arasına kapalı bir perde çekeriz (80)”

Kur’an’ı, Kur’an’da geçen ayetlerle bu şekilde izaha çalıştıktan sonra genel hatlarıyla bir özet yaparak, yazıma son vermek istiyorum.

İnsanlığı; O’na benzer veya O’na yakın bir eseri meydana getirememesinde aciz bırakmasından tutunuz da, dil ve üslup yönünden, telif, ihtiva ettiği ilimler, beşeriyetin ihtiyaçlarını karşılama, gaybi haberlere yer verme, hatta insanlık üzerinde bıraktığı tesir ve tebliğ ettiği hakikatler yönünden de insanoğlunu aciz bırakmıştır.

O; Müslümanlar için mukaddes bir kitap olmanın dışında, sadece Arab edebiyatının bir şaheseri olmakla da kalmamış, aynı zamanda Hz. Peygamber’in nübüvvetini ve risaletini teyit eden en büyük bir mucize olmuştur.

Gönüllere hoş gelen, müşahede ve düşünmeye davet eden, insanın duygu ve ruhuna hitap eden üslubu, bünyesinin diğer eserlerden farklı oluşu, bedii güzelliklerine ilaveten tabii güzellikleri, mücerredi müşahhas, zihinde gaib olanı önünde hazır yapan meseleleri, güzel hitapları, müstesns ikna sistemi, delillerinin kuvveti, mantığının üstünlüğü, akılları birden bire çelen ve nefisleri meftün eden ruhi etkili cazibesiyle Kur’an-ı Kerim, hangi zaman ve mekanda okunursa okunsun, o daima ebedi bir mucize taptaze önümüzde duracaktır.

Kur’an-ı Kerim; kendisine inananların, bütün semavi kitaplara inanmalarını ister. Diğer semavi kitaplara ilahi vahyin dışında karışan hataları tashih eder ve evvelce tebliğ olunmayan hakikatleri de tebliğ eder. Ayrıca Kur’an, insanlığın bütün ruhani ve ahlaki ihtiyaçlarını tatmin için gönderilmiştir. Kur’an dinin kemalini ifade eden tabii bir eserdir.

  • Hayatın bütün şartlarında yaşayan insanlar için,
  • Cahil ve ibtidai insanlar kadar en hakim feylesoflar için,
  • Ticaretle meşgul insanlar kadar zühd ve takva ile hayatın sürdürenler için,
  • Zenginler gibi fakirler için de irşad ve hidayet kaynağıdır.

Kur’an; bir taraftan insanları medeniyetin en alt derecelerinden yükselten, onlara içtimai hayatın mebadisini öğreten kaideleri, diğer taraftan ahlak yüksekliğinin ve ruh yüceliğinin en yüksek derecelerinde olanları irşad edecek kaideleri de ihtiva eder.

Kur’an’ın kelimelerinde harflerin, cümlelerinde kelimelerin öyle bir lisanı bağı vardır ki, onların yalnız kıraati kendilerine has bir ahenk ve makam vücuda getirir. Kur’an’ın nazmındaki bu musiki özelliği İslamiyyetten sonra yetişen muharrirlerin lisanı müsiki zevkini terbiye etmiştir. Ses; ruhi bir tecellisidir. Sesin tenevvüü bu infialin mahiyetine bağlıdır. Kur’an’ın nazmını bu esas üzere tetkik ettiğimiz takdirde O’nun şuurun ihtiyaçlarını tahrik hususunda hiçbir lisanın ermediği bir kemali haiz olduğunu görürüz.

Görülüyor ki;

Kur’an-ı Kerim, insanın vahşet ve ibtidailikten yüksek bir ruhi şahsiyete erinceye kadar takip edeceği terakki yoluna ait bütün esasları bünyesinde toplamıştır. Bu esaslar beşer faaliyetinin her safhasını ihata eder.

Beşer ancak O’nunla felaha erer. O’nunla emniyet içinde olur. O’nunla dünyasını ve ahiretini mamur eder. O’nunla ancak ve ancak Allah’a iyi bir kul, Rasulüllāha iyi bir ümmet, Müslümanlara hatta insanlığa iyi bir örnek olabilir. Bunalım denilen hastalıktan O’nunla kurtulabilir. Bu gerçeğin dışındaki bütün gayretler boştur ve sonuçları uçurumdur.

İnsanoğlu. Kur’an karşısında ne düşünürse düşünsün, nasıl bir tavır alırsa alsın, O, alem var oldukça değerinden hiçbir şey kaybetmeksizin üstelik çok daha güçlü, çok daha aranır olduğu halde varlığının devam ettirecektir. Çünkü Allah O’nun için şu garantiyi vermektedir.

  • “O’nu oku. O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. Sadece Allah’a sığınılır (81)”
  • “O zikri (Kur’an’ı) biz indirdik biz. Ve O’nun koruyucusu da elbette biziz (82)”

Demirhan Ünlü A.Ü. İlAhlyat Fakültesi Kur’An-ı Kerîm Okutmanı

Kaynak: Diyanet İşleri Başkanlığı / Diyanet İlmi Dergisi / 1990 / 2. Sayı

(1- Alak Süresi 1) (2- Hadid Süresi 3) (3- Bakara Süresi 2) (4- A’raf Süresi 179) (5- Bakara Süresi 23) (6- İsra Süresi 88) (7- Hud Süresi 13) (8- Yunus Süresi 38) (9- Bakara Süresi 99) (10- Bakara Süresi 174) (11- Nisa Süresi 59) (12- Bakara Süresi 176) (13- En’am Süresi 153) (14- En’am Süresi 159) (15- Bakara Süresi 185) (16- Duhan Süresi 3) (17- Al-i İmran Süresi 85) (18- Al-i İmran Süresi ) (19- Saff Süresi 6) (20- Al-i İmran Süresi 7) (21- Al-i İmran Süresi 138) (22- Nisa Süresi 82) (23- Ahkaf Süresi 29-30-31) (24- Nisa Süresi 105) (25- Nisa Süresi 113) (26- Nisa Süresi 174) (27- Maide Süresi 15-16) (28- Ra’d Süresi 28) (29- Maide Süresi 48) (30- Maide Süresi 49) (31- Maide Süresi 68) (32- En’am Süresi 19) (33- En’am Süresi 51) (34- En’am Süresi 66) (35- En’am Süresi 92) (36- En’am Süresi 114) (37- En’am Süresi 155) (38- En’am Süresi 157) (39- A’raf Süresi 2) (40- A’raf Süresi 203) (41- Yunus Süresi 1) (42- Yunus Süresi 37) (43- Yunus Süresi 57) (44- Yunus Süresi 108) (45- Yunus Süresi 109) (46- Yunus Süresi 109) (47- Hud Süresi 1) (48- Hud Süresi 17) (49- Hicr Süresi 1) (50- Hicr Süresi 1) (51- Neml Süresi 1-3) (52- Yusuf Süresi 2) (53- Ra’d Süresi 37) (54- Meryem Süresi 97) (55- Şuara Süresi 195) (56- Taha Süresi 113) (57- Sad Süresi 29) (58- İbrahim Süresi 1) (59- İSra Süresi 9) (60- Furkan Süresi 1) (61- Kamer Süresi 17-22-32-40) (62- Yusuf Süresi 3) (63- Rum Süresi 58) (64- Ankebut Süresi 48) (65- Hakka Süresi 41-48) (66- Şuara Süresi 210) (67- Tekvir Süresi 25) (68- Buruc Süresi 21) (69- Buruc Süresi 22) (70- Beyyine Süresi 2-3) (71- Rum Süresi 58-59) (72- Secde Süresi 3) (73- Mürselat Süresi 50) (74- Fussilet Süresi 52) (75- Muhammed Süresi 24) (76- Furkan Süresi 32) (77- Bakara Süresi 39) (78- Haşr Süresi 21) (79- Ra’d Süresi 31) (80- İsra Süresi 45) (81- Kehf Süresi 27) (82- Hicr Süresi 9)

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir