İslam düşünce geleneğinde kulun Rabbiyle olan münasebeti, sadece kuru bir kurallar silsilesi değil, derin bir duygu disiplinidir. Bu disiplinin merkezinde ise Muhabbetullah (Allah sevgisi) ve Mehafetullah (Allah korkusu) yer alır. Mü’min; Rabbini sınırsız bir sevgiyle severken, O’nun yüceliği karşısında titreyen bir kalp taşımalıdır. Bu iki duygu, birbirini yok eden değil, aksine birbirini tamamlayan ve kulu istikamet üzere tutan birer denge unsurudur.
Peygamber Efendimiz (s.a.v), Allah’ın iki temel sıfatı olan rahmet ve azabın büyüklüğünü şu sarsıcı ifadelerle beyan etmiştir: “Mü’min kimse, Allah’ın azabının ve ikabının miktarını bilseydi, hiçbir kimse Cenneti ümid etmezdi. Kafir de Allah’ın rahmetinin ne kadar çok olduğunu bilseydi, hiç kimse O’nun rahmetinden ümidini kesmezdi.”
Bu nebevî uyarı, insanoğlunun sahip olduğu sınırlı algı kapasitesine bir göndermedir. Allah’ın “Kahhar” sıfatı tecelli etseydi, takva sahipleri bile kendi amellerini yetersiz bulup yeise düşerdi. Öte yandan, “Rahman” sıfatı tüm çıplaklığıyla görünseydi, en günahkar kul bile mutlak bir emniyet hissine kapılırdı. Mü’min için ideal hal; bu iki sonsuz gerçekliğin ortasında, her an uyanık bir ruh haliyle yaşamaktır.
Dinî hayatın ciddiyeti, sonuçların uzak bir gelecekte değil, her an verilen kararlarda saklı olmasıdır. Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurur: “Cennet size ayakkabınızın bağından daha yakındır, Cehennem de böyle…”
Bu temsil, ahiret yurdunun soyut bir kavram olmadığını, bilakis attığımız her adımda, söylediğimiz her sözde gizli olduğunu anlatır. Bir tebessümle gelen rıza cenneti, bir kalp kırıklığıyla gelen gazap cehennemi insana nefesi kadar yakındır. Bu şuur, mü’mini “an” içinde sorumlu kılar ve gafletten muhafaza eder.
İslam’da fiziksel eylemlerin manevi sonuçları vardır. İhlasla yapılan her hareket, bedende ve ruhta silinmez izler bırakır. “Sağılan süt memeye geri girmediği gibi, Allah korkusundan ağlayan kimse de Cehenneme girmez.”
Buradaki imkansızlık vurgusu, samimi bir tövbenin ve Allah korkusunun kulun kaderini nasıl kökten değiştirdiğini gösterir. Gözyaşı, kalpteki günah pasını silen mukaddes bir sudur. Kalbi katılaşmış bir insanın hidayeti zorken, Rabbine karşı boyun büküp yaş dökenin akıbeti rahmettir.
“Allah yolunda çarpışırken husule gelen tozla, Cehennemin dumanı birleşmez.” Bu ifade, sadece fiziksel bir savaşı değil, Allah’ın rızasını kazanmak için çıkılan her türlü meşakkatli yolculuğu temsil eder. İlah-ı Kelimetullah için yorulan beden, ilim yolunda tozlanan ayaklar veya bir hayır işi peşinde koşan mü’minin çektiği zahmet, ahirette ateşe karşı bir kalkan oluşturur.
Beyne’l-Havf ve’r-Reca (Korku ile Ümit Arasında)
İmanın kemali; sevgiden doğan bir nazlanma veya rahmete güvenip taşkınlık yapma hali değil, huşu içinde bir kulluktur. Kamil insanlar, Allah korkusunda dahi bir lezzet bulmuşlardır. Tıpkı bir çocuğun annesinin azarlamasından korkup yine annesinin şefkatli sinesine sığınması gibi; arifler de Allah’ın celalinden yine O’nun cemaline ve rahmetine sığınırlar.
- Hayrın başı Allah sevgisi;
- Hikmetin başı ise Allah korkusudur.
Bu iki hakikat birleştiğinde, kul ne ümitsizliğin karanlığına düşer ne de gafletin uyuşturuculuğuna kapılır. Kalp, bu iki kutup arasında adeta bir pusula gibi hep Rabbine yönelir.
