1. Anasayfa
  2. Uncategorized
Trendlerdeki Yazı

Örnekleriyle; Sosyal Medyanın Zararları


İnsanlığı birbirine yakınlaştırmak gayesi ile kurulan sosyal ağların bizi asosyal bireylere dönüştürdüğü bu tehlikeli durumdan kendimizi nasıl koruyacağız?

Her şeyden hakkıyla haberdar olan, her şeyi hakkıyla bilen Rabbimiz; ilahi buyruğunda bizleri birbirimizi tanımak için boylara ve kabilelere ayırdığını buyurmaktadır (Hucurat 13). İnsanların birbirini tanıması, birbirleriyle iletişime geçmesi, bir diğer ifadeyle sosyalleşmesi, insanın en temel fıtri özelliklerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Günümüzde gelişen teknoloji ile değişen dünyamızda sosyalleşmenin mahiyeti ve şekilleri de hayli farklılaştı. Öyle ki dünya, cebimizdeki cam ekrana sığacak kadar küçüldü; uzaklar yakın oldu. Ancak bu gelişme ve güncellemeler insanları beklenenin aksine yalnızlığa itti. Aynı evi paylaşan bireylerin dahi birbirleriyle iletişime geç(e)mediği, dostların birbirinin gözlerinin içine bakıp halini-hatırını sormadığı soğuk yakınlıklar yaşanmaya başladı.

İnsanlığı birbirine yakınlaştırmak gayesi ile kurulan sosyal ağların bizi asosyal bireylere dönüştürdüğü bu tehlikeli durumu ve bu asosyal halden kendimizi nasıl koruyacağız 21. yüzyıl insani her bakımdan farklılaşan, değişen ve dönüşen bir dünyanın içinde yaşıyor. Genel yaşam alışkanlıklarımızdan başlayarak her şey modern dediğimiz bir içerikle değişiyor.

Yediklerimiz içtiklerimiz, uyku saatlerimiz yaşam alanlarımız, maişet teminimiz, giyimimiz, davranış şekillerimiz, ilişki biçimlerimiz gibi her alanda farklı bir insanı konuşuyor ve bu insanın yaşadığı muhtemel sorunlara çare bulmaya çalışıyoruz.

Hayatının genel temposu içinde yemek yapmaya ve yemeye fırsat bulamayan insan, bu ihtiyacını en hızlı şekilde gidermek için fast food denilen süratle hazırlanıp, aynı süratle tüketilen besinlere yöneliyor.

Çoğu zaman bu yiyeceklerin sağlıksız oluşu sebebiyle fast foodu yaşamının parçası haline getirmiş kimseler obezite, kalp hastalıkları gibi birçok sağlık sorunuyla baş etmeye çalışıyor. Birçok ülkede bu sorun, mücadele edilecekler kapsamında ele alınıyor. Ve gün geçtikçe problemin boyutu büyüyor.

Beslenme alışkanlıkları her yaştan insanı, sağlığını kaybetme tehdidiyle karşı karşıya getiriyor

Değişim, hız ve sonuç odaklı anlayış, kendini sadece beslenmede değil hayatın her alanında gösteriyor. Yeni dünyanın insanı, birbiriyle iletişim kurarken de artık başka bir dil ve yöntem kullanıyor.

Ses ve söz bütünlüğü ile kullanılan dil, yerini klavye ve yazı ile hayat bulan, duygudan ve samimiyetten uzak yeni bir metoda bırakıyor. Sözün yerini klavyede kısaltılmış kelimeler, mimiklerin boşluğunu emojiler dolduruyor.

Arada mesafe olsun ya da olmasın iki insan, iletişim kurmak için yeni dünyanın ona sunduğu bu imkanı her şekilde değerlendiriyor. Geçmişte birbiriyle tanışma, konuşma, iletişime geçmenin sosyalleşme olduğu bir dönemden;

Sosyal medya dediğimiz mecrada sosyalleşmeye, aslında asosyalleşmeye başlıyoruz. Twitter, Facebook, Instagram, Whatsapp, Snapchat vs. gibi onlarca uygulama;

Akıllı telefonlara sahip hemen hemen her kişinin cebinde 140 karakterle meramımızı anlattığımız; yer bildirimiyle konum attığımız; yediğimiz, gezdiğimiz ile paylaşım yaptığımız;

Bugün ne düşünüyorsun? sorusuna yanıt aradığımız; aynadaki halimizi eğlenceli bulmayıp iki kulak, takma diş lerle sevimli bir tavşana dönüştüğümüz sanal bir dün yada yaşıyoruz artık.

Ve bu sanal dünyada hiç de yalnız değiliz. Ne yaptığımızı, nereye gittiğimizi, ne düşündüğümüzü, ne giyip, öğle yemeğinde ne yiyeceğimizi takip eden, merak eden zaman zaman onlarca hatta daha fazla göz tarafından izleniyoruz.

Kendimize kurduğumuz sanal bir bahçede her adımımızı paylaşıyor ve her paylaşımın tanıdık, tanımadık herkesin ilgisini çekerek beğeni sayısının artırması için çaba harcıyoruz.

Sosyal medya hesaplarının banka hesapları kadar önemli görüldüğü, bir grup insan için ciddi ekonomik faydaların elde edildiği bu sanal ortam; birçok farklı amaca da hizmet ediyor.

Bunların her biri elbette kötü niyetler taşımıyor. Farklı amaçlar ve niyetler, sosyal medya konusunda farklı düşünce ve problemleri de beraberinde getiriyor.

İnsan, gerek fiziksel gerek zihinsel özellikleri ile birçok bilimin ortaya çıkışına ve araştırma alanı olmasına sebep olmuş karmaşık bir varlık. Allah, insanı “en şerefli varlık” ve “aşağılıkların da aşağısı” olabilme kapasitesi ile yarattı.

Yani insan;

Seçimleri, gidişat ve yönü ile kendine bu dünyada ve ahirette bir yer hazırlamakta. Dünyevileşmenin yani hayatı bu dünya hayatından ibaret görmenin, ahireti yok sayarak veya unutarak yaşamanın ortaya çıkardığı problemlerden bazıları da kendine yabancılaşan insanın alabildiğine yalnızlaşması.

Doğası gereği yalnız olmayı beceremeyen, başkasına muhtaç olan insan; değişen dünya ve şartlar içinde kendine bir çıkış yolu aramakta. Özellikle Batı’da birincil ilişkilerin bile yok edildiği; aile, akraba ve yakın arkadaş çemberinin bozulup insanların hissettikleri yalnızlık duygusuyla alkol ve uyuşturucu ile baş etmeye çalıştığı bir dönemde;

Sosyal ağlar çoğu kimse için denize düştüğün de sarıldığı yılan oldu belki de. Toplum içinde var olmanın, fark edilmenin, sevilip beğenilmenin, Ben buradayım, beni görün demenin yolu, sosyal ağlara sıkı sıkıya tutunmakla mümkün hale gelmekte.

Yolda, otobüste, metroda, lokantada fark edilmeyen hayatlar, renkli cam ekranın ardında yüzlerce, binlerce kişinin ilgisiyle karşılaşıyor. Yüz yüze olduğumuz da göstermek zorunda olduğumuz asgari nezaket, özen ve dikkat; sanal alemde önemini yitiriyor. Çünkü orada yüzümüzü, davranışlarımızı ve sözlerimizi düzenleyecek ve bizi en güzel, en şirin, en havalı halimizle sergileyecek olan filtreler var.

Filtreleri kullanmak ise hiç de zor ve zahmetli değil. İş yerinde ne yaparsak yapalım yakalayamadığımız popülariteyi, kolaylıkla attığımız “tweet” lerle, sosyal ağlarda artan takipçi sayımızla yakalayabiliriz.

Çocuğumuzun söylediği ilk sözleri, attığı ilk adımları gözler önüne rahatlıkla serebilir, harika ebeveynliğimizle örnek olabilir ve takdir gorebiliriz. Mutfaktaki becerimizi kısıtlı sayıda insanın değil milyonların takdiriyle kanıtlayabiliriz. Bunu sağlayabilmek için kendimize bir “profil” oluşturmak yani önce sosyal medyada var olmak zorundayız.

İlgi, yetenek veya becerilerimizle zenginleşen profilimizi, en sevimli veya havalı fotoğraflarımızla renklendirmemiz gerekir ki bazen profildeki kişinin “biz” olmasına bile gerek yoktur. Yeter ki profil; alıcısına ulaşacak etki ve cazibeyi uyandırsın; her yeni paylaşımda, beğeni ve takipçi sayısı artsın.

Bazen uzakları yakınlaştırabilmek ve yalnızlığımızdan kurtulabilmek bazen çok çaba göstermeden sevilip, beğenilmek için açtığımız sosyal hesaplar ile kendimizi aslında kamuya açıyoruz

Geçmişte panoptik kabus olarak adlandırılan yani “Hiçbir zaman yalnız değilim, sürekli takip ediliyor ve gözetleniyorum” endişesi, şimdilerde gönüllü bir ifşaya dönüşmüş halde George Orwell’in 1984 adlı eserinde çarpıcı bir şekilde kaleme aldığı bu panoptik kabus;

Kişinin mahremiyetini elinden alan, her an izlendiği duygusu ile kişisel sınırların tamamen aşıldığı bir durumu izah eder. Halbuki günümüzdeki insanın beklentisi ve isteği bunun tam aksi şeklinde.

Asla yalnız kalmama, görmezden gelinmeme, ihmal edilmeme ve dışlanmama kaygısı ile mahremiyet sınırları; insanın kendi eliyle ortadan kaldırılır. Mahrem olan her şey, özel kalması gereken her detay kamuya açık hale gelip kamusal alanın tartışma zeminine yerleşir. Beğenilme kaygısı ile ortaya dökülen hayatlar, kimi zaman en ağır eleştirilerin de konusu olur

Hiç kimse evinin camından gözetlenmeyi istemez, ancak yaşamının bazen yüz binlerce insan tarafından izlenmesini problem etmez.

Sosyal bilimcilerin ifadesi ile;

İnsan, sosyal ağlarda oluşturduğu profil ve sergiledikleri ile kendini bir sosyal meta haline getirir. Bunun sonucunda mahrem olan her şeyi kamunun tüketimine açılır.

İnsanın asla unutturamayacağı ve hiçbir zaman silinemeyecek olan bir anonimlikte kalır.”

Bugün paylaşmakta sakınca görmediğimiz özeller, gelecekte kimsenin görmesini engelleyemeyeceğimiz bir şekilde önümüzde olacaklar. Yazdıklarımız bu güne ait olsa da, her zaman hatırlanacak ve istemesek de kimliğimizin bir parçası haline gelecek. Mahremiyet, kendi ellerimizle tahrip ettiğimiz bir perde olarak tarihe karışacak.

Oxford Üniversitesi bilim adamlarından Prof. Robin Dunbar, bir araştırmasında “zihinlerimizin sosyal dünyamızda belirli bir sayıdan fazla insan olmasına olanak sağlayacak şekilde tasarlanmamış olduğundan söz ediyor.

Yani;

Sosyal ağlar üzerindeki arkadaş ve takipçi sayısı ne olursa olsun kayda değer bir ilişki içinde olabileceğimiz insan sayısı çok daha azdır

Dunbar Sayısı olarak ifade edilen bu sayı sadece 150 civarındadır. Bunun dışında kalanların hayatımızı gözetleven röntgenciler olduğu gerçeği açıktır

Bir selamlaşma ve gör göze bakılarak yapılan sohbetin poke (dürtme) ve emojilerle ifade edilen duygulardan çok daha gerçek samimi ve derinlikli olduğuna şüphe yoktur Ancak bu ilişki daha çok zaman ve emek ister.

Hissettirdiği güven ve sıcaklık, başka hiçbir şekilde doldurulamaz ve satın alınamaz

Sosyal ağların içinde örülmüş kişi yapay bir arkadaşlığın ve kalabalığın hissettirdikleriyle yetinmeye çalışır.

Beğeni ve ilginin azalması gerçek bir yakınlığın yoksunluğun da oluşturduğundan daha büyük bir çöküntü yaşatır. Çünkü popüler kültür her an yeni bir şeyler üretip eskileri atmaya ve tüketmeye hızla devam eder. Bu ağlara tutunmaya çalışanların tükenmemesi mümkün değildir

Kendini toplum içinde değerli ve fark edilir kılmak isteyen insan, bunu yapay ve yüzevsel bir zeminde tutmaya çalıştıkça yalnızlığı ve mutsuzluğu derinleşir. Oysaki samimi bir yakınlığın parçası olmak hayata anlam katar ve onu güzelleştirir

Ayşe Bayraktar Barış

Kaynak: Diyanet Aile Dergisi / Eylül 2017 / bkz: 5-8

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir