İnsanın nefsi bazen günahla, bazen de ibadet kılığındaki aldatmalarla imtihan edilir. Her arzudan uzak durmak her zaman fazilet değildir; bazen arzuyu terk etme biçimi, insanı daha büyük bir manevî tehlikeye sürükleyebilir.
Arzuları Terk Etmenin Gizli Zararları
Bil ki, arzuları terk etmekten bazen iki büyük zarar doğar. Zira mesele, arzunun kendisinden çok; onu terk ederken kalpte taşınan niyetle ilgilidir.
İnsan bazen bir arzusunu yerine getirir, fakat başkalarının bunu bilmesini istemez. Dışarıdan bakıldığında bu, takva gibi algılanabilir. Oysa hakikatte bu tutum, çoğu zaman münafıklığın ince bir türüdür.
Şeytan böyle bir kimseye şöyle fısıldar: “Bu işi insanlardan gizlemen sevaptır. Çünkü onlar bunu bilirse sana uyar, sen de onların günahına sebep olursun.”
Halbuki bu düşünce, şeytanın açık bir aldatmasıdır. Zira kul, insanların kendisini örnek alması ihtimalini gerekçe göstererek amellerini gizlemeye çalışırken, aslında kalbinde insanların nazarına değer vermektedir.
Burada gizlenen şey günah değil; niyettir. Kul Hakk’ın değil, insanların bakışının ağırlığını kalbinde taşımaktadır.
Nefse En Ağır Gelen Amel
Bazı kimseler vardır ki, arzuladığı bir şeyi satın alır, onu evine götürür; sonra hiç kimse bilmeden gizlice sadaka olarak verir. İşte bu, sadakanın en yüce mertebelerinden biridir ve sıddıkların en güzide amellerindendir.
Bu amel nefse son derece ağır gelir. Çünkü burada nefsin payı yoktur; alkış yoktur, övgü yoktur, takdir yoktur. Sadece Allah rızası vardır.
İhlasın en önemli alametlerinden biri şudur: Yapılan amel nefse kolay gelir. Eğer bir amel, nefse son derece ağır geliyor, iç dünyada büyük bir direnç doğuruyorsa; burada gizli bir riya emaresi bulunabilir.
Bu durumda kul, farkında olmadan Hakk’a değil; riyaya itaat etmiş olur. Zira nefis, riyadan beslenir; ihlastan ise rahatsız olur.
Yemek arzusundan kaçıp riyaya düşen kimse, yağmurdan kaçıp oluğun altına sığınan kimseye benzer. Görünüşte bir tehlikeden kaçmıştır; fakat gerçekte daha büyüğünün altına girmiştir.
Bu yüzden her arzuyu terk etmek fazilet değildir. Asıl fazilet, arzunun kalpteki hâkimiyetini kırmak ve onu Allah rızasına tabi kılmaktır.
İhlas, gizlenmekte değil; niyeti arındırmaktadır. Kul, ameli yaparken insanların bilip bilmemesini değil; Allah’ın razı olup olmadığını düşünmelidir.
İnsan bazen günah korkusuyla bir arzudan uzak durur; bazen de riya korkusuyla bir hayrı terk eder. Oysa her iki durumda da ölçü, kalbin kime yöneldiğidir.
İhlas, kalbin yalnız Allah’a dönmesidir. Ne övülmek ister, ne yerilmekten korkar. O, yalnızca Rabbinin nazarını arar.
Arzularını terk ederken dikkat et: Bıraktığın şey nefsin mi, yoksa Hakk’ın rızası mı? Çünkü terk edişin yönü, seni ya ihlasa götürür ya da riyanın karanlığına.
