Bil ki, hastalığı veren elbette ilacını da vermiş ve şifa vereceğini vaat etmiştir. Sabır her ne kadar zor veya imkansız olsa da ilim ve amelden oluşan macun yardımıyla elde edilmesi mümkündür.
Bütün kalp hastalıkları için yapılan ilaç karışımları bu iki unsurdan meydana gelir. Ancak her hastalığın tedavisi, ayrı bir ilme ve amele ihtiyaç duyar. Sabrın kısımları muhtelif olduğu gibi, sabra engel olan illetler de çeşitli kısımlara ayrılır. İlletler muhtelif ve çeşitli olunca ilaç ve tedavi de farklı olur. Çünkü tedavi illetlerin panzehiri ve engelleyicisidir.
Bu durum için bir örnek verelim: İnsan, cinsel organına hakim olamayacak veya ona hakim olsa bile gözüne olamayacak veya ona hakim olsa bile cinsel arzunun gerekleri hakkında konuşup kendisini zikre ve fikre devam etmekten alıkoyan gönlüne hakim olamayacak şekilde onu egemenliği altına alan cinsel arzusu karşısında sabretmeye muhtaç olabilir. Bu durumda olan kişiye şunu söyleriz:
Daha önce söylediğimiz gibi sabır, din saikiyle heva( güdü) saikinin dövüşmesinden ibarettir. Dövüşen herkes de birbirini yenmek ister. Bu hususta bizim önümüzde ancak karşı tarafı yenmesini ve zayıflatmasını istediğimiz tarafı güçlendirme yolu vardır.
Şehveti Azaltmak
Burada yapmamız gereken şey de din saikini güçlendirip şehvet saikini zayıflatmaktır. Şehvet saiki şu üç şey vasıtasıyla zayıflatılır:
1-) Önce bu şehveti güçlendiren maddelere bakmalıyız. Söz konusu maddelerin, çeşitleri ve fazla miktarda olmaları açısından arzuları harekete geçiren hoş gıdalar ve yiyecekler olduğunu görmekteyiz. Bu durumda şehvetin arzularını kesmek sürekli oruç tutmakla ve iftar ederken az miktarda ve kalorisi az olan bir yiyecekle yetinmekle olur.
2-) Şehveti harekete geçiren sebepleri derhal ortadan kaldırmak. Şehvet genellikle bakışla harekete geçer. Bakış kalbi, kalp de şehveti harekete geçirir. Bunun ilacı uzlete çekilmek ve gözün iştahını kabartan görüntülere ilişeceği yerlerden uzak durmaktır. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: Kadının güzelliklerine bakmak şeytanın zehirli oklarından biridir.”
Söz konusu oku doğrultan İblistir ve gözleri kapatmak veya atılan okun önünden kaçmaktan başka onu engelleyecek bir kalkan yoktur. Çünkü şeytan bu oku ancak görüntüler yayını kullanarak atar. Sen görüntülerden uzak durduğun zaman attığı ok sana isabet etmez.
3-) Nefsi, arzulamış olduğu şeyin mubah olanıyla, yani evlenmekle teselli etmek. Çünkü mizacın arzu ettiği her şeyin haram olanından mubahlar sayesinde kurtulmak ve tatmin olmak mümkündür.
Çoğu insan hakkında en faydalı ilaç budur. Kuşkusuz gıdayı kesmek veya kısıtlamak bütün eylemlerinde insanı zayıflatır. Sonra çoğu insanda şehvet kontrol altına alınamaz.
Birinci ilaç yemeği kesmektir. Yemeğin kesilmesi, kuvvetini zayıflatmak amacıyla söz dinlemeyen ata veya saldırgan köpeğe yiyecek vermemeye benzer.
İkinci ilaç, onları görmekle içgüdülerinin harekete geçmemesi amacıyla köpeğe eti ve ata arpayı göstermemeye benzer.
Üçüncü ilaç ise eğitime dayanmasını sağlayacak kadar gücü olması için mizacının meylettiği yiyeceklerden az bir miktarla atı teselli edip avutmaktır.
Din saikinin güçlendirilmesi ise iki yolla olur:
1-) Onu mücahedenin faydaları, din ve dünya konusundaki cesaretlendirmektir. Bu ise sabrın fazileti, dünya ve ahiretteki güzel neticeleri hakkında daha önce zikrettiğimiz hadisleri düşünmekle gerçekleşir. Şöyle ki;
Dünyada belalardan uzak bir şekilde yaşamış olan kişi ahirette başlarına bela gelenlerin aldıkları sevabı gördüğünde dünyadayken hasta olmayı temenni edecektir. Dünyada çekilen dertlerin bir süre sonra bittiğini ve ahiret sevabının sonsuz olduğunu hayal edip sonra da faziletli amelleri elinden kaçırdığını düşünen kimseye bunlar arasında ayrım yapmak kolay gelir.
Hz. Peygamber(s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Dünyada esenlik içerisinde yaşayanlar, kıyamet gününde yüce Allah’ın başlarına bela gelenlere verdiği sevabı gördüklerinde etlerinin makaslarla lime lime edilmiş olmasını dileyecekler.”
2-) Ona karşı zafer kazanmanın zevkine varıp böylece dövüşünde güç kazanıncaya kadar bu saikin heva saikiyle tedrici olarak ve azar azar dövüşmeye alıştırılması gerekir. Çünkü ağır işleri yapmada alışkanlık kazanmak, söz konusu amelleri yapan kuvvetleri pekiştirir.
Bundan dolayı çiftçiler, hamallar ve ağır işler yapanlar attarlardan ve terzilerden daha güçlüdürler. Çünkü attarların ve terzilerin kuvvetleri pratik ve uygulamayla pekişmemiştir.
Birinci ilaç, galip gelmesi halinde dövüşçüye elbise vermeyi ve çeşitli şekillerde onurlandırmayı vaat etmeye benzer. İkincisi ise ileride dövüşçü olması istenen çocuğu, ona alışması ve gücünün yetmesi amacıyla daha küçük yaşlardan itibaren bu işe alıştırmaya benzer.
Mücahedeyi tamamen terk eden kişinin din saiki zayıflar ve zayıf bile olsa şehvet karşısında kuvvet bulup tutunamaz. Kendisini hevasına muhalefet etmeye alıştıran kimse ise ne zaman isterse ona galip gelir.
Bu, sabrın bütün türlerinde kullanılabilecek tedavinin yapılma yöntemiydi. Sabır türlerinin en ağırı kalpten geçen şeylere engel olmaktır. Bu iş ancak bir şeyle meşgul olmayıp uzlete çekilen kişiye ağır gelir. Çünkü vesveseler onu çekiştirmeye devam eder.
Bütün alakalarını kesip ilgisini tek bir şeye odaklamaktan, düşünceyi göklerin ve yerin melekutuna, Allah’ın yarattığı hayret uyandıran varlıklara ve Allah’ı tanımayı sağlayan bütün diğer unsurlara yönlendirmekten başka bu kimseye verilecek ilaç yoktur.
Bu sayılanlar onun kalbini kapladığı zaman bunlarla meşgul oluşu, şeytanın ve vesveselerinin çekiştirmesine engel olur. Bu kimse batınında yolculuğa çıkmamışsa onu ancak Kur’an, zikir ve duadan oluşan devamlı virdler kurtarabilir. Bununla birlikte kalbini yaptığı işe vermeye zorlamalıdır. Çünkü kalbi dille söylenen virdler değil, söylenenleri düşünmek tamamen meşgul eder.
Sabrın ikinci çeşidi birinciden daha gereklidir. Bu ise kişinin yiyeceğini, giyeceğini ve geçimini sağlamakla meşgul olmaya sabretmesidir. Bütün bunları sağlamak, eğer kendisi çalışacaksa insanın bir işle meşgul olmasını gerektirir.
Kendisi değil de başkası çalışıyorsa kalbi onun ne yaptığını düşünmekle meşgul olur. Fakat bütün alakalarını kestikten sonra vaktinin çoğu kendisine kalır. Bu hale ulaşmak, çalışıp gayret etmekle elde edilmesi mümkün olan makamların son noktasıdır.
Haller ve ameller konusunda yüce Allah’ın lütfuna dair açıların miktarı ve gelenlerin meblağlarına gelince, Bu durum avlanmaya benzer ve kişinin rızkın neyse onu avlar. Bazen az bir gayretle avlanan av çok olur. Bazen de çok gayret edilmesine rağmen av az olur. Bu gayret ve çabanın ötesinde güvenilecek yegane şey yüce Rahman’ın cezbelerinden biridir. Çünkü Allah’ın bir cezbesi bütün insanların ve cinlerin amellerine denktir.
Bu ise kulun tercihine bağlı bir şey değildir. Tam aksine, burada kulun tek tercihi söz konusu cezbeye maruz kalabilme konusundadır. Bu ise dünya cazibelerini kalbinde atmakla olur. Çünkü aşağıların en aşağısına çekilmiş olan kimse yücelerin en yücesine çekilmez. Dünyaya heves ona doğru çekilir.
Hz. Peygamber (s.a.v)’in şu sözünde kastedilen de kişiyi kendisine çeken alakaları kesmektir: “Yaşadığınız zamanın günlerinde şüphesiz ki Rabbinizden gelen bir takım hoş kokulu esintiler vardır. Dikkat edin, o esintilere maruz kalmaya çalışın.”
Bize düşen görev, o esintilere maruz kalacak mahalli boşaltmak ve rahmetin inmesini beklemektir. Tıpkı toprağı sürüp hazırlayan, yabani otları temizleyen ve tohumlarını eken kişi gibi… Yağmur yağmadığı takdirde bütün bunları yapmış olmasının kişiye hiçbir faydası olmaz.
Ayrıca kişi, yüce Allah’ın yağmuru ne zaman yağdıracağını da bilmez. Fakat o, her sene yağmur yağdıran yüce Allah’ın fazlına güvenir. Tam da bunun gibi her senede, ayda ve günde bir cezbe ve hoş kokulu esinti hiç eksik olmaz.
Buna göre kulun kalbini arzular otundan arındırması, oraya irade ve ihlas tohumlarını ekmesi ve onu rahmet rüzgarının estiği yöne çevirip beklemesi gerekir. Nasıl ki yağmur beklentisi ilkbaharda ve bulutların ortaya çıktığı anda kuvvetleniyorsa, söz konusu hoş kokulu esintiler beklentisi de arefe günü, cuma günü ve Ramazan günleri gibi şerefli vakitlerde ve gayretlerin yoğunlaştığı kalplerin birbirine yardımcı olduğu anlarda kuvvetlenir.
Cüneyd-i Bağdadi bu konuda şöyle söylemiştir: “Dünyadan ahirete gitmek mümin için kolaydır. Hakk’ın sevgisi uğruna halkı terk etmek ise çok zordur. Nefisten Allah’a gitmek çok zordur. Allah ile sabretmek ise daha da zordur.”
Cüneyd burada öncelikle kalbin meşguliyetlerinden sakınmanın, sonra da halkı terk etmenin zorluğuna değindi.
Peygamberlerin gönderilme sebebi, dünyada insanları sürekli olacak mülke davet etmek, dünya mülkünün devamlı ve duru olmadığını, ahiret mülkünün ise dünyayı talep etmekle elden kaçacağını onlara anlatmaktır. O halde dünya ve ahiret iki kumaya benzemektedir.
Dünyayı terk edip zahitçe yaşamak mevcut bir mülk olduğundan dolayı şeytan bu mülke sahip olan mümine haset ederek onu zühtten alıkoymaya çalışır. Züht, kulun arzularına ve öfkesine hakim olması ve böylece bunların din saikine ve imanın işaretine boyun eğmeleri anlamına gelir. İşte gerçek mülk budur. Çünkü ona sahip olan kimse gerçek anlamda hür olur.
Arzuların ve şehvetin istilasına uğrayan kimse ise midesinin, cinsel organının ve diğer amaçlarının kulu olur.
Bu durumda olan bir kişi tıpkı bir hayvan gibi güdü ve şehvet yularının onu dilediği yere götürdüğü emre amade bir köle olur. Başkasının mülkiyeti altındayken mülk elde edeceğini ve kul olmakla rububiyete sahip olacağını zanneden kişi ne kadar cahildir!
Bize anlatıldığına göre hükümdarlardan birisi zahitlerden birine “Benim kulum olduğun halde neden beni ziyarete gelmiyorsun?” diye sorar, Zahit der ki, bilakis sen benim kulumun kulusun! Hükümdar bunun nasıl olduğunu sorunca şöyle der: Çünkü sen hevanın kulusun ve heva da benim kulumdur!
İşte, dünyadaki mülk budur ve kişiyi ahirette mülk sahibi olmaya götüren yol odur. Şeytanın aldatmasıyla tuzağa düşenler hem dünyalarını, hem de ahiretlerini kaybetmişlerdir. Dosdoğru yola girmeye muvaffak olanlar her iki yurdun mülkünü kazanırlar.
Şimdi gerçek mülkün ne anlama geldiğini; onu gerçek manada kulluk etmek olduğunu, kullukta yapılan yanlışın sebebini ve şeytanın bu konudaki aldatmasını öğrendiğine göre dünya mülkünden ve namından vazgeçmek ve bunları elinden kaçırdığında sabretmek sana kolay gelir.
Çünkü bunların terk edilmesi o anda başka bir mülke dönüşür ve bunu yapmanın karşılığında ahirette bir mülke sahip olmayı umabilirsin. Nama ve makama iyice alışıp aşina olduktan sonra bu hususu keşfeden kişinin tedavisinde bilgi ve keşif yeterli olmaz. Aksine, bunlara amelin de ilave edilmesi gerekir.Amel ise şu üç husustan ibarettir:
Sebep ve vasıtalarını görmemek için nam ve makam bulunan yerlerden kaçmak. Nam ve makamın sebep ve vasıtalarını gören kişiye sabretmek zor gelir. Tıpkı şehvetine yenik düşen kişinin hareketli görüntülerden (suretler) kaçması örneğinde olduğu gibi…
Kişinin, nefsini alışkanlık haline getirdiği şeylerin aksini yapmaya zorlamalı, zorlanmayı içten davranmaya döndürmeli ve ihtişam elbisesi yerine tevazu giysisini giymelidir. Mesken, elbise ve yiyecek konusundaki her şekil, hal ve fiilde böyle yapmalıdır. Çünkü zıtları kullanmadan tedavinin bir anlamı yoktur.
Bunları yaparken nezaketi ve tedrici elden bırakmamalı, bir anda uçlara kaymamalıdır. Çünkü mizaç çok ürkektir ve onu huylarından vazgeçirmek ancak tedriçle gerçekleşir. Önce bazı huyları terk edip diğerleriyle avunmalıdır. Nefis bu kalan huylarıyla yetinmeye alışınca onların bir kısmını daha terk etmeye başlamalıdır. Sonra da nefes kök salmış olan çirkin sıfatların tümü ortadan kalkıncaya kadar tedricle bu iş tamamlanır. Hz. Peygamber (s.a.v)’in şu ifadesi söz konusu tedrice işaret etmektedir:
“Şüphesiz ki bu din sağlamdır. O halde sen dinin derinliklerine yavaşça, acele etmeden dal. Allah’a ibadet etmeyi nefsine sevimsiz gösterme. Çünkü kendisini bir işe ifrat derecesinde veren kişi ne yol alabilir ne de istediğini elde edebilir.”
Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki din kolaylıktır. Bir kişi dinle çekişirse din ona üstün gelir. O halde eksiklikleri giderin, orta yolu tutun, sevinin ve sabah, akşam ve bir miktar da gece vakti yapacağınız ibadetten yardım alın.”
Kaynak: İbnü’l-Cevzi / Minhacü’l-Kasıdin Ve Müfidü’s-Sadıkin / C: II / bkz: 287-293
