1. Anasayfa
  2. Uncategorized

Sabır, Korku ve Ümit Üçgeni Arasında Sıkışıp Kalmak


Sabır ancak, korku ve ümidin meydana gelmesinden sonra mümkün olur.

Din makamlarının ilki yüce Allah’a, ahiret gününe, cennete ve cehenneme iman kuvvetinden ibaret olan yakindir. Bu yakin zorunlu olarak cehennemden korkmaya ve cenneti ümit etmeye neden olur. Korku ve ümit sabır güçlendirir. Çünkü cennet hoşa gitmeyen şeylerle kuşatılmıştır ve bunlara ancak ümidin verdiği güçle sabredilir. Cehennem de hoşa giden arzularla kuşatılmıştır ve bunları kontrol altına almaya sabretmek ancak korkunun gücüyle olur.

İşte bundan dolayı Hz Ali (r.a) şöyle söylemiştir: Cennete özlem duyan kişi arzuları zihninden çıkartır, cehennemden korkan kişi ise haramdan kaçar. Sonra korku ve ümitten elde edilen sabır makamı kişiyi mücahede, kendini Allah’ı anmaya adama ve devamlı olarak O’nu düşünme makamına götürür. Devamlı olarak Allah’ı anmak ünsiyeti, devamlı olarak Allah’ı düşünmek mükemmel marifete, mükemmel marifet mve ünsiyet ise Allah’ı sevmeye neden olur. Bunları ise rıza, tevekkül ve sair makamlar takip eder.

Din menzillerinin yoluna girerken takip edilecek sıra budur. Yakinin aslından sonra korku ve ümitten başka bir makam yoktur. Bu ikisinden sonra da sabır, mücahede, zahiren e batınen kendini Allah’a adamaktan başka bir makam yoktur. Yolun kendisine açılmış olduğu kişi için mücahededen sonra hidayet ve marifetten başka makam yoktur. Marifetten sonra ise sevgi ve ünsiyetten başka makam bulunmaz. Sevginin gereklerinden biri ise rızadır.

Korku iki farklı yolla hasıl olur ve bunlardan biri diğerinden daha yücedir. Örnek verecek olursak, çocuk bir odada bulunurken oraya yırtıcı bir hayvan veya yılan girmiş olsa bazen çocuk bundan korkmaz, bazen onu tutmak ve onunla oynamak için elini yılana doğru uzatır. Ancak çocuğun yanında babası varsa ve yılandan korkup kaçarsa çocuk da babasına uyarak yılandan korkup kaçar. Babanın korkusu bilgiye dayanırken çocuğu korkusu taklitten ibarettir. Çünkü babasının ancak korkulması gereken şeylerden korktuğunu öğrenmiştir.

Bunu öğrendiysen bil ki yüce Allah’tan korkmak iki şekilde olur

Birincisi; Allah’ın azabından korkmak; Bu halkın genelinin korkusudur. Söz konusu korku cennet ve cehenneme imanın ve onların taat ve masiyetin karşılığı olmasının bir neticesidir. Bu korkunun zayıflığı imanın zayıflamasından veya gafletin kuvvetlenmesinden doalyı olur. Gaflet, hatırlatmak ve ahiret azabını düşünmekle izale edilir. Bunu daha da pekiştirmek için korku sahibi olanlara bakılması ve onların yanında bulunulması gerekir. Onları görmek mümkün değilse hiç olmazsa haberlerini dinlemek bile tesirlidir.

İkincisi; Allah’ın zatından korkmak; Bu korku arif olan alimlerin O’nun heybet, korku ve dikkatli olmayı gerektiren sıfatlarından durdukları korkudur. Onlar yüce Allah’ın “Allah, sizi kendi zatından sakındırıyor (Al-i İmran 28)” şeklindeki kavlinin sırrına ermişlerdir. Onlar yüce Allah’tan uzaklaşıp perdelenmekten korkarlar ve O’na yakın olmayı umarlar.

Zünnün şöyle söylemiştir: Cehennem korkusu, Allah’tan ayrı kalma korkusunun yanında denizdeki damla gibidir

İnsanların geneli bu korkudan paylarını almışlardır. Ancak bu korku sadece taklitten kaynaklanırsa babasını taklit ederek yılandan korkan çocuğun korkusuna benzer. Bu tür korku bir basirete dayalı değildir ve bu yüzden zayıflayıp kısa zamanda yok olması muhtemeldir. Hatta bazen çocuk gibi göz bağcılığı yapan adamın yılanı eline alarak onunla oynadığını görüp buna aldanır ve onu taklit ederek yılanı tutmaya çalışır. Ama babasını taklit eden çocuk yılanı tutmaktan korkar. Çocuğun yaptığı bu iki davranış basiretten uzaktır.

Taklide dayalı itikat ve inançlar genelde zayıftır. Ancak devamlı olarak o inançları pekiştiren sebeplerin müşahade edilmesi ve uzun bir süre sürekli olarak taatleri çoğaltıp masiyetlerden uzak durmada gereğinin ara vermeksizin yapılması halinde bu zayıflığı ortadan kalkar.

O halde, marifetin zirvesine çıkan ve yüce Allah’ı tanıyan kişi zorunlu olarak O’ndan korkar. Bundan doalyı da korkuyu kalbine indirmek için başka bir ilaca ihtiyaç duymaz. Hatta ister istemez zorunlu olarak korkar. İşte bu yüzden yüce Allah, Davut’a (a.s); “Yırtıcı hayvanlardan korktuğun gibi benden kork” buyurmuştur.

Yırtıcı hayvanın korkusuna kapılmak için yırtıcı hayvanı tanımak ve onun pençesine düşmenin ne demek olduğunu bilmekten başka çare yoktur. Bundan başka bir şeye de ihtiyaç yoktur. Allah’ı tanıyan kişi O’nun dilediğini yaptığını ve hiçbir şeye aldırış etmediğini, dilediği hükmü verdiğini ve O’nun önceden bir vesile olmaksızın melekleri kendisine yakınlaştırıp yine geçmişte işlediği bir suç olmadığı halde İblisi yanından uzaklaştırdığını bilir. Hatta O’nun sıfatı, yine şu kavlinde ifadesini bulmaktadır;

“Bunların cennette, şunların cehennemde olmasına hiç aldırış etmem”.

Yüce Allah’ın ancak masiyetleri cezalandırdığı ve taatleri ödüllendirdiği düşüncesi aklına gelirse, O’nun itaat eden kimseyi itaat etmesi amacıyla nasıl taat sebepleriyle desteklediğini düşünmelisin. Çünkü O gafleti, arzuyu ve arzuyu gerçekleştirme kudretini yarattığı anda fiil meydana gelir.

Kulunu isyan ettiği için yanından uzaklaştırmışsa neden onu masiyete yönlendirdi? Bunun sebebi, olayın sonsuza kadar zincirleme olarak devam etmesine neden olan kulun önceden işlemiş olduğu bir masiyet midir? Yoksa kuldan kaynaklanan herhangi bir neden olmayıp Allah’ın ezelde onun hakkında vermiş olduğu hükme mi dayanmaktadır?

Hz Peygamber (s.a.v), Adem (a.s) ile Musa (a.s) karşılaşmaları hadisinde tam da bu hususu açıklamaktadır:

Adem dedi ki; Neden beni kınıyorsun? Beni yaratmadan önce yüce Allah’ın takdir etmiş olduğu bir şeyden dolayı mı beni kınıyorsun? Bu sözüyle Hz Adem, Musa (a.s)’ı susturdu.

Not: Tabi ki bu beyana dayanarak Allah dileseydi günah işlemezdim, namaz kılardım vesaire gibi saçma sapan düşüncelere kapılmayın. İtek ve irade kuldan sonuç Allah’tandır. Adem (a.s) ettiği tövbe ve duyduğu pişmanlık gibi hususları da göz önünde bulundurun üstteki açıklamayı kendinize mazeret olarak sayacaksanız eğer.

Hidayet nurundan kaynaklanan bir bilgiyle bu işin sebebini bilen kişi, kudret sırrına vakıf olan özel ariflerdendir. Bunu işitip de iman eden ve sadece işitmekle tasdik eden kişi de umum müminlerdendir. Bu iki grupta bulunan her biri korku duyar. Çünkü herkes, zayıf bir çocuğun yırtıcı hayvanın pençesine düşmesi gibi yüce Allah’ın kudret avucuna düşmüştür.

Ancak tesadüfe bağlı olarak yırtıcı hayvan bazen avını serbest bırakır, bazen de parçalar öldürür. Fakat bu durum yüce Allah’ın ilmine nispet edildiği zaman ona tesadüf denilmesi caiz değildir.

Ancak yüce Allah cennet ehli olanları yaratmıştır ve ezeli kesin hükmün bir şubesi olan kader, isteseler de istemeseler de emri altında bulundukları sebepler sayesinde onları cennete sevk eder. Cehennem ehli de böyledir.

Kendisini kader denizinin dalgaları arasında bir oraya bir buraya savrulurken gören kişi zorunlu olarak korkuya düşer. Bunar, kader sırrı sebebiyle ariflerin yaşadığı korkulardır. Fakat yetersizliği ve gevşekliği yüzünden bunu görme makamına yükselmeyip yerinde sayan kişinin tek çaresi, konu hakkında varit olan hadisleri ve büyük zatların sözlerini dinleyerek geçirmek, onların akılarını ve makamlarını umut ederek aldananların mevkileri ile karşılaştırmak ve böylece onlara uymanın daha uygun olduğu konusunda itiraz etmemektir. Çünkü onlar peygamberler, alimler ve velilerdir. Kendilerini emniyette görenler ise cahil ve ahmak kişilerdir.

Kaynak: İbnü’l Cevzi / Minhacü’l Kasıdin ve Müfidü’s Sadıkin / C: II / bkz: 397-400

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir