Kur’an, yirmi üç senelik bir dönemde Hz. Peygambere vahiy yoluyla gelmiştir. Fatiha Süresiyle başlayıp, Nas Süresiyle son bulmaktadır.
Kur’an: Hz. Peygambere (s.a.v.) vahiy yoluyla gelen, mushaflarda yazılan, tevatürle nakledilen ve tilavetiyle ibadet olunan yüce sözdür, Kur’an’ın genel anlamda tarifi budur. Buna göre Kur’an, yirmi üç senelik bir dönemde Hz. Peygambere vahiy yoluyla gelmiştir. Fatiha Süresiyle başlayıp, Nas Süresiyle son bulmaktadır.
Bütün sureler mushaflarda yazılmış hiçbir değişikliğe uğramadan nesilden nesile tevatürle yani, aklın, yalan üzerine ittifak etmelerini kabul edemeyeceği bir topluluğun, yine aynı şekildeki bir topluluktan rivayet etmesiyle günümüze kadar gelmiştir.
Kur’an, okunması ile ibadet olunan, kendine has lafzı, üslubu ve manası olan mukaddes bir kitaptır.
O, lafzı, manası, üslûbu ve bütün yönleriyle Allah kelamıdır. Kur’an, Hz. Peygamber’in nübüvvet ve risaletini teyit eden ebedi bir mucizedir. Hiçbir beşer sözü ona benzemez ve onunla mukayese edilemez. O, sözlerin en güzeli ve manaların en yücesidir.
Kur’an, lafzı ve manasıyla bir bütündür.
Onun lafzı Arapçadır. Arapçanın dışın da başka bir dille okunan şekli, Kur’an değildir. Tercüme edilen bir ayet veya süre ne kadar dikkatle tercüme edilirse edilsin, bu tercüme, Kur’an sayılmaz ve Kur’an’ın hükümleri bunda geçerli değildir. Bunun için Kur’an’ın meal ve tercümeleriyle ibadet yapılamaz.
Kur’an, insanlığın en son kitabıdır.
Onun beşeriyete sunmuş olduğu gerçekleri tespit ve tayin eden Yüce Allah’tır. Bundan dolayı Kur’an’ın muhtevası, her devirde insanın ihtiyaçlarına cevap verebilecek ve insanlığı yüceltecek niteliktedir Zamanın ilerlemesi onun muhtevasını eskitemez, onun hükümlerini geçersiz hale getiremez. Fakat Kur’an dan başka hangi esere bakılırsa bakılsın, onun kısa zamanda yaşlandığı ve hükümsüz hale geldiği görülecektir.
Kur’an’ın hükmü geçmişte olduğu gibi, gelecekte de hep tazeliğini ve canlılığını koruyacaktır. Çünkü Kur’an’ı gönderen ve insanı yaratan Yüce Allah’tır. İnsanı, insanın kendinden daha iyi bilen ancak O’dur. İnsanın geçmişini, şimdiki zamanını, geleceğini, onun zaaf ve yönelişlerini en kamil anlamda bilen Yüce Allah’tır. Bunun için O’nun tarafından gönderilen Kur’an, insanın fikri ve manevi yapısı ile tam bir uyum içindedir. Kur’an’da insan aklına ve mantığına ters düşen bir hüküm yoktur.
Kur’an’dan daha üstün bir düştünce, sistem, doktrin ve felsefenin var olabileceğini söylemek, Yüce Allah’a acziyet isnat etmek olur ki, bu da tek kelime ile küfürdür.
Kur’an’ın I’caz Yönleri:
Kur’an, getirmiş olduğu ilahi esaslarla 23 senelik bir dönemde tarihte eşine rastlanmayan bir inkılabı gerçekleştirmiş bulunmaktadır. Devleti, hükümeti, hatta okuma yazması bulunmayan bir peygamber vasıtasıyla, sanat, ilim, irfandan uzak, taşlara ve ağaçlara tapan bir topluluğa tebliğ edilen Kur’an, her devirde insanlara örnek olabilecek derin bir hukuk anlayışına sahip bir topluluğun ortaya çıkmasını sağlamıştır.
İşte bu, ancak Kur’an’ın mucizevi irşadı ile mümkün olabilmiştir. O gönülleri okşayan üslubu ile dost düşman herkesi kendine hayran bırakmıştır. Kur’an’ın değil bütününe, bir süresine bile benzer bir eser meydana getirilemeyeceği kesindir. Onun dengi ve benzeri bir söz olamaz. Çünkü o, Allah sözüdür.
Allah’ın kullarına karşı üstünlüğü ne ise, Kur’an’ın da insan sözüne karşı üstünlüğü odur. Bu bakımdan hiçbir beşer sözü Kur’an’la mukayese edilemez. Bu zamana kadar nice kimseler ona nazire yazmak istemişlerse de buna muvaffak olamamışlardır.
Kur’an’ın indiği dönemde araplar şiir ve hitabet alanında kendilerini eşsiz olarak görüyor ve “Muallakat-ı Seb’a” şairleriyle de son derece övünüyorlardı. İşte kendilerine en çok güven duydukları bu konuda Kur’an-ı Kerim onlara meydan okuyarak (tahaddi) kendisinin bir benzerini, yahut kendisine benzer on süre veya benzer bir süre getirmelerini onlardan istemişti.
Kur’an’ın bu şekildeki meydan okuması karşısında inkarcılar acziz kalıyor ve söyleyecek bir söz bulamıyorlardı. Çünkü Kur’an’ın eşsiz üslubu, fesahat ve belagatindeki incelik, hiçbir beşer sözünün onunla boy ölçüşemeyeceğini göstermektedir. İnkarcılar bu hususta Kur’an’la yarışamayacaklarını anlayınca bu defa başka bir yola baş vurdular. Bunu Kur’an şöyle haber vermektedir:
- İnkar edenler dediler ki bu Kur’an’ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki galip gelirsiniz (Fussilet 26)
Onlar akıllarınca Kur’an’ı dinlememek veya okunurken gürültü çıkarmak suretiyle onun insanlar üzerindeki etkisini azaltacaklardı. Fakat baş vurdukları bu yol da bir netice vermediği gibi, aksine Kur’an’a karşı olan ilgiyi daha da artırmıştır.
İslam düşmanlarından Velid b. Muğire’nin Kur’an karşısında duyduğu hayranlık ve Kureyş ileri gelenlerinin birbirlerinden gizli olarak Kur’an dinlemeye gitmeleri, artan bu ilginin tabii bir neticesidir,
Kur’an, Allah’tan başkasının bilemeyeceği geçmiş ve gelecek olaylar hakkında bilgi vermektedir.
Hz. Peygamber hiçbir mektepte okumamış ve hiç kimseden ders almamıştı. Geçmiş milletlere ve peygamberlere ait kıssalar hakkında hiçbir bilgisi yoktu. Bununla beraber Hz. Adem, Nuh, İbrahim, Musa v.s. peygamberlere ait kıssaları anlatması, Kur’an’ın geçmişe ait vermiş olduğu haberlerdir. Nitekim Kur’an bu noktaya şöyle işaret etmektedir:
- Ey Muhammed, bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberleridir. Sen de milletin de daha önce bunları bilmezdiniz. Sabret, iyi sonuç, Allah’tan sakınanlarındır (Hud Süresi 49)
Kur’an, gelecekle ilgili olaylar hakkında bilgi vermektedir.
Kur’an anlatmak istediği bir meseleyi tasviri ifadelerle ve kendine has bir anlatım tarzı ile insanın kafasına ve gönlüne iyice yerleştirmektedir. Akla hitap eden yüce bir manayı tasvir ederek, bunları gözle görülür renkli şekiller halinde sunmaktadır.
Yalın ifadelerle manalar yalnız akla ve ziline hitap ederler. Tasviri ifadelerle ortaya konulan manalar ise, duyular yoluyla vicdanlara nüfuz ederler. Böylece Kur’an’ın çizdiği tablolar adeta canlanmakta, mücerret manalar şekillenmekte ve karakterler cisimlenmektedirler. Kur’an’ı dinleyen sanki bir olayı seyretmektedir.
Kur’an’ın ifadesindeki tabii musiki, anlattığı konuya göre değişiklik arz etımektedir. Kelimelerdeki ahenk ve musiki konuyu belirtmekte, konunun şiddet ve yumaşaklığına göre kelimeler de sertleşmekte ve yumuşamaktadır. Allah’ın rahmetini, Cennet ve nimetlerini anlatan ayetler gayet hafif, yumuşak ve ilahi rahmet sanki insanın gönlünü okşamaktadır. Mesela, şu ayete baktığımızda bunu rahatça anlayabiliriz:
- De ki, ey kendisine yazık eden kullanım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin, zira Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz o, bağışlayan ve merhamet edendir (Zümer 53)
Cehennem azabından bahseden ayetlerde ise, adeta cehennemin kükreyişi ve ateşin homurdanışı sezilmektedir.
- Tutun onu bağlayın, sonra Cehenneme atım. Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan zincire vurun. Zira o, Yüce Allah’a inanmıyordu, fakire yedirmeyi teşvik etmiyordu. Bugün burada ona bir dost yok (Hakka Süresi 30-32)
İhtiva ettiği ilimler yönünden Kur’an’ın i’cazı:
Şüphesiz ki, Kur’an birçok bilgiyi ihtiva etmektedir. Alimler, edipler, filozoflar, kanun koyucular, ahlakçılar onun benzerini getirmekten aciz kalmışlardır. Bütün bunları aciz bırakan böyle bir Kitabın ümmi bir zat tarafından onaya konulması, onun i’caz’ını ve ilahi bir kaynaktan geldiğini ortaya koymaktadır.
Bunlardan başka Kur’an’ın daha pek çok i’caz yönleri vardır. Onun gönüllere hoş gelen üslubu, muhtevasının diğer eserlerden farklı oluşu, mücerredi müşahhas yapan meseleleri, güzel hitapları, müstesna ikna metodu, delillerinin kuvveti, mantığının üstünlüğü ile hangi zaman ve mekanda okunursa okunsun, o ebedi bir mucize olarak yaşamaya devam edecektir
Yard Doç Dr. Şevki Saka
Kaynak: Diyanet İşleri Başkanlığı / Diyanet İlmi Dergisi / 1990 / 1. Sayı
