Zekât, İslam’da yalnızca maldan verilen bir pay değildir; kalbin kime ait olduğunun ilanıdır. Tevhid iddiasının samimiyeti, Allah sevgisinin ölçüsü ve nefsin terbiyesi bu ibadetin derin manalarında gizlidir. Çünkü dil ile söylenen “Allah birdir” sözü, mal ile tasdik edilmedikçe kemale ermez. Zekat, kulun kalbinde kimin sevgisinin ağır bastığını ortaya çıkaran ilahî bir imtihandır.
Tevhidin Gerçek Manası ve Sevginin İmtihanı
Şehadet cümlesi, Allah’tan başka ilah olmadığını kabul etmeyi gerektirir. Ancak hakiki tevhid, kalpte Allah’tan başka rakip bir sevgi bırakmamaktır. Zira gerçek sevgi ortak kabul etmez. İnsan, sevdiğinden ayrılmaya razı olduğu ölçüde sevgisinde sadık sayılır.
Mallar ve servetler, insan nefsine son derece cazip gelir. Dünya sevgisi, insanı hayata bağlar; ölümü soğuk ve uzak gösterir. Oysa kul, Rabbine ancak ölümle kavuşur. Bu sebeple Allah Teâlâ, kullarını sevdikleri mallarla imtihan etmiş; can ve mal karşılığında cenneti vaat etmiştir. Cihad, bu sevginin en uç noktasıdır. Malı vermek ise, canı vermeye göre daha hafif bir imtihandır. Buna rağmen zor gelen de çoğu zaman budur.
Mallara Karşı Tavra Göre İnsanların Üç Mertebesi
Allah’ı Birlemede Samimi Olanlar
Bu mertebede olanlar, kalplerinde mala yer ayırmayanlardır. Onlar için mülk, elde tutulacak bir emanet değil; Allah yolunda harcanacak bir vesiledir. Hz. Ebu Bekir’in bütün servetini Allah yolunda sunması, bu makamın zirve örneklerindendir. Bu insanlar için zekât bir sınır değil, asgari bir ölçüdür.
Dengeli ve Basiretli Hayır Sahipleri
Bu zümre, ihtiyacı ve zamanı gözeterek malını kullanır. İsrafa düşmez, cimriliğe sapmaz. Zekâtla yetinmez; ihtiyaç gördüğü her yerde imkânı nispetinde infakta bulunur. Onlar, malın yalnızca zekâtla temizlenmeyeceğini idrak etmiş kimselerdir.
Birçok tâbiîn âlimi, malda zekâtın dışında da haklar bulunduğunu dile getirmiştir. Kur’an’da, malın sevildiği hâlde ihtiyaç sahiplerine verilmesi övülür. Bu anlayışa göre, zengin kimse muhtaç biriyle karşılaştığında, yalnızca zekât payını değil, imkânı ölçüsünde fazladan yardımı da bir sorumluluk bilir.
Sadece Farz Olan Zekâtla Yetinenler
Bu mertebe, kalbin mala en bağlı olduğu seviyedir. Kişi yalnızca farz olanı verir; ne eksik ne fazla. Bu tutum, zahiren doğru olsa da, Allah sevgisinin zayıflığını ve ahiret iştiyakının düşüklüğünü ele verir. Avamın çoğu, mala olan meyli ve cimrilik duygusu sebebiyle bu seviyede kalır.
Zekâtın Nefsi Cimrilikten Arındıran Yönü
Cimrilik, insanı helake sürükleyen en tehlikeli ahlak hastalıklarından biridir. Kur’an’da, nefsinin cimriliğinden korunanların kurtuluşa erdiği bildirilir. Bu hastalık, ancak vermeye alışmakla tedavi edilir. Sevilen şeyden uzaklaşmak, nefsi terbiye etmenin en etkili yoludur.
Bu yönüyle zekât, temizleyicidir. Malı değil; kalbi arındırır. Ancak bu temizlik, verilen malın miktarıyla değil; verirken duyulan sevinçle ölçülür. Zekâtını gönülsüz verenle, Allah yolunda harcamaktan lezzet alan aynı değildir.
Nimete Gerçek Şükür Olarak Zekât
Her nimetin bir şükrü vardır. Beden nimetinin şükrü ibadetle, mal nimetinin şükrü ise infakla eda edilir. Kul, kendisine verilen rızkın küçük bir kısmını bile muhtaçla paylaşmaktan kaçınıyorsa, şükür iddiası dilde kalmış demektir.
Muhtaç bir insanı, verdiği payla başkasına el açmaktan kurtarmayan kimse; aslında Allah’a karşı şükür borcunu ertelemektedir. Bu hâl, nefsin cimriliğinin ve kalbin katılığının en açık göstergelerindendir.
Zekât Kalbin Kıblesini Gösterir
Zekât, maldan verilen bir paydan öte; kalbin Allah’a mı, dünyaya mı meylettiğini gösteren bir ölçüdür. Tevhid iddiasının samimiyeti, nefsin arınması ve nimete gerçek şükür bu ibadette birleşir. Veren el, aslında alan değil; kazanan olur.
İmam Gazali’nin manasıyla ifade edersek: Malını Allah yolunda harcayamayan, kalbini Allah’a teslim ettiğini iddia edemez.
