Hz Musa (a.s) ile Hızır (a.s) Kıssasının ana Teması
Hayatın içinden hikmetler içeren Hz Musa ile Hz Hızır’ın kıssası. Hz. Musa ve Hz Hızır kıssasında dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan birisi de şudur ki; Sizin hayır sandığınız şeyden şer, şer sandığınız şeyden ise hayır çıkabilir. Hz Musa ile Hz Hızır’ın kıssası da buna en güzel örnektir
Hz. Musa’nın hidayet ve nur mahiyetiyle getirdiği Tevrat, esasen Hz Hızır’ın ledun ummanından çıkardığı hikmetlerin gayesini umumileştirmiş, nice hayırlara vesile ve nice şerlere de engel olmuştur.
Şoyle ki Hz Hızır, zalim sultandan gariplere ait bir gemiyi kurtarmıştı. Ancak o zalim sultan olsun, ondan sonra gelen nice zalimler olsun pek çok mazlumun gemisine el koymuş. gaspetmiş ve gaspetmeye de devam ediyordu.
İşte Hz Musa’nın getirdiği hukuk, ahlak ve hidayet nizami, mazlumların mallarını gasbeden zalimleri durdurmayı, eşkıyalığın iflahını sökmeyi, sömürü çarkıyla mazlumların kanını emen haydutlara set çekmeyi hedefliyordu.
Hz Hızır, kıssanın sonunda neden bunu yaptığını açıklarken “Gemiyi kusurlu yapmak istedim” diyerek daha hafif bir şerle daha büyük bir şerri defettiğini belirtmişti. Oysa Hz. Musa Ulu’l-azim bir peygamber olarak büyük bir adalet ve hakkaniyet nizamı getirmişti.
Bu nizam, def- mazarrat celb-i menfaat ile şerre mani olmak için vardı. Bu nedenle zahirde görünen şer onun muaheze alanına girmekteydi. Ancak bir an için o bu ledünni ilim serüveninin şartını unutmuş ve sebep sormuştu.
Çocuğun öldürülmesinde, mümin bir ailenin zalim ve gaddar çocuğunun hayatının sonlandırılıp ona bedel salih bir evlat bahsedilmesi anlatılır. Ancak o zamanda olsun sonrasında olsun zalim, asi ve gaddar gençler toplumda hayat bulmuş ve yapacaklarını yapmışlardır.
Elbette buna müsaade edilmesinde bildiğimiz bilemediğimiz kaderin nice incelikleri, hikmetleri vardır. Bu ayrı bir konu olduğundan şu kadarını söyleyebiliriz ki;
Hz Musa, getirdiği nur ve hidayet rehberi Tevrat ile nesillerin ıslahı için çalışmış, anne babalara birr-ü ihsanı imandan sonra ilk görevler arasına yerleştirerek bu şerre en büyük freni koymuş, şerrin umumileşmesinin önüne geçmeyi hedeflemiştir.
Hz Hızır, çocuğun öldürülmesi hikmetini beyan ederken; “Böylece Rablerinin onlara bu çocuğun yerine daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuk vermesini diledik” ifadesiyle önce Cenab-ı Hakk’a niyazla bu salih ebeveyne bu şerir çocuğun isyan ve tuğyanla zarar vermesinden korkarak onları kurtarması için dua ettiğini ima etmiş, ardından böyle bir işin içtihatla ya da ilhamla yapılma imkanı olmadığını bunun ancak vahiyle mümkün olduğunu işaret etmiştir. Zira Hz Hızır alimlerin çoğuna göre sonuçta vahiy alan bir nebidir.
Nitekim onun bu gerekçesini işiten Hz Musa onu tasdik etmiştir. Esasen gemiyi kurtarma meselesi de vahiyle ilgilidir ancak o işin tafsilatı, yani ne şekilde yapılacağı onun uhdesine verildiğinden gemiyi delme içtihadında bulunduğu için “Ben istedim” dedi.
Çocuğu öldürmede ise içtihada mahal olmadığından Allah’ın emriyle zalim ve gaddar gencin hayatına son verdi. Azrail’den sonraki sebep oldu. Bu nedenle Hz. Musa, öldürme şerrinin ardında görünmeyen hayrı vahiy olmadan anlamak mümkün olmayacağından mazeret olamayacak bir vakıa görüp itiraz etti.
Ancak bu sefer bu hikmet serüvenini unutmuş değildi. Burada kendini tutamamasının sebebi, hakkaniyet ve merhamet hususundaki çok hassas ve titiz olma sorumluluğuydu. İşin calib-i dikkat tarafı, Hz Hızır da kendisine sadece ledünni ilim değil, rahmet de bahsedildiği için aynı merhamet saikiyle dua edip Cenab-ı Hakk’ın emriyle o çocuğu itlaf ediyor bunun yerine onlara hayırlı bir çocuk bahşediliyordu.
Hodkam, cimri ve gaddar köyün sakini salih bir ailenin yetim çocuklarının kaldığı evin bahçe duvarını düzeltmesi de ince bir hikmet içerir. Zira zamanda ve sonrasında nice yetimlerin, gariplerin, mazlumların hakları gaspedilmiş, emanetleri talan edilmiş ve mağdur edilmişlerdir.
Nitekim Nisa süresinin 10. ayetinde “Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir” buyrulması bunun vaki olacağını çok net gösteriyor.
İşte Hz Musa, getirdiği şeriatla yetimlerin ve mazlumların haklarını korumak için eşkıya sürüsüne, lüks ve şatafat düşkünü bencil elitlere, sömürü çarkını kuran şebekelere adalet ve hakkaniyet kılıcını çekiyordu.
Hz. Hızır, burada hikmeti beyan ederken uzun sürecek bir serüvene işaret ediyor. Yani diğer iki olay gibi kısa süreli ve hemen vaki olan bir hadise değildir bu. Sonuca medar olacak sebebe doğrudan yapışma imkanı yoktur.
Burada yapılan, tedbir alma kabilinden basitçe bir duvar düzeltmedir. Yine yetimlerin büyüyüp rüşte erişme sürecinde binlerce hadise zincirinde kaderin enva-i çeşit sahneleri olacaktı. Bu nedenle o anda böyle bir hayırla neticelenecek süreci, külli ilmi ve sonsuz kudretiyle ancak Cenab-ı Hak lütfeder, rahmetiyle buna giden yolları
Bu uzun süreçte nice fırtınalı hadiseler, belki depremler, seller, savaşlar olması O’nun muradına engel olamaz. O, rahmetini ve lütfunu bir şekilde dileğince izhar eder. İşte Hz Hızır, kaderin ucu bucağı bulunmaz tüm kıvrımlarını kendisinin de bilemediğini izhar için bu ifadeyi kullandı.
Hz. Musa ise burada ne bu ledünni hikmet serüvenini unutmuş ne de zahiren de olsa uygunsuz bir durum görmüştü. Zira fuzuli bir iş karşılığı da olsa ücret almak veya lehine iş yapılanın yemek vermesi gayet normaldi. Kendileri de uzun bir yolculuk sonucu aç kalmışlar, takatten kesilmişlerdi. Bu nedenle hiçbir itiraz sorusu sormadan tabii halin sevkiyle: “İstesen ücret alıp karnımızı doyururduk.” dedi. Ancak bu yolculuğun şartına muhalif düştüğünden serüven sonlandı.
Kıssadan Çıkarılan İki Önemli Sonuç
Bu kıssada çok önemli diğer bir husus da şudur: Hz Hızır, yapılan işlerde hiçbir şekilde Hz Musa’ya emretmediği gibi kendisine yardımcı olmasını dahi istememiştir. Yani “Şu gemiyi delelim” yahut “Çocuğu öldürelim” veya “Duvarı düzeltelim” dememiştir, diyemezdi de.
Zira peygamberlerin umumi öğretilerinde “Halik’a isyanda mahluka itaat olmaz” ilkesi esastır. Hz Hızır, bu fiilleri daha sonra vahiyle yaptığını beyan edince zaten sorun kalmadı.
Hz Hızır vahiyle özel bir emre tabi olduğundan orada Halik’a isyan değil bizzat itaat vardır. Zira sonuçta o; “Bunları kendiliğimden yapmış değilim” diyerek sapkın Batıniliğe giden kapıyı kapatmıştır. Nitekim bir kısım dillerde dolaşan “Şeyhin zahirde haramı emretse bile itiraz etme, ardında hikmet ara” gibi garabetlere meydan yoktur.
Yahudi ve Hristiyanları, haham ve rahiplerini rab edinmeye sevk eden saik, bu tür masum yet iddialı Batıni sapkın yorumlardır. Onlar bu tür yorumlarla dünyevi makam, menfaat vb. için haramı helal, helali haram kılıp “Bunda hikmetler var” diye insanları indi görüşlerine davet etmişlerdir.
Peygamberimizle hatta hızını alamayıp Allah Teala ile görüştüğünü vehmettirerek Batınilik metodunu uygulayan Fetö’nün mankurtlar yetiştirmesi, meşum hedefi için her yolu meşru görmesi de bunun nasıl suistimal edileceğinin yakın şahididir.
Neticede Hz Hızır’ın gerekçeleri hakikatle vakıanın çatışmadığını, yanı haramla hakikate ulaşılamayacağını, batılla hakka hizmet edilemeyeceğini gösteren çok önemli beyanlardır. Tüm gerek çeler yapılan işlerin özündeki meşruluğa açık delildir.
Elbette bu hikmetli ilim serüveninde seyahat devam etseydi daha pek çok hikmete şahit olurduk. Herhalde “Anlayana bu kadar kafidir” mahiyetinde sona erdirilmiş oldu.
Bu kıssa, şerler karşısında meyus olmayıp metanet ve dirayetli olmamızı bize öğütleyen, şerlerin hayra nasıl dönüşebildiğini müjdeleyen, hayatın içinden hikmetler içeren bir kıssadır.
Aslında sona eren, vahiyle ilgili hususlardır yoksa hayatımızda bunun benzeri pek çok hadise yaşanmakta, nice insan şer zannettiği bazı hususların ardından gelen hayırlarla mesut olurken nicesi de hayır zannettiği hususların ardından gelen şerlerle meyus olmaktadır.
Zira o zalim gasıp melik için geminin delinmesi şerken gemi sahipleri için hayırdır; öldürülme o çocuk için şerken ebeveyni için hayırdır; bencil köy ahalisi için duvarın düzeltilmesi şerken yetimler için hayırdır. Yani Cenab-ı Hak bu şerleri salih ve müminler veya mağdurlar için hayra vesile kılmıştır.
Esasen Hz Musa bu tür hadiseleri hayatında görmüştü daha önce. Firavun’un çocuk katliamından derme çatma bir sepetle suya bırakılıp kurtulmuş, sonra Firavun’un sarayına yerleşmişti. Diğer taraftan kasti olmadığı halde “Zaten bunlar zalimler” diye kendi kabilesinden adamla kavga eden Kipti’ye vurunca kazara öldürmüş, bundan yepyeni bir hayat sahnesine adım atmıştı.
Yine Mısır’dan kaçarken yorgun, aç ve bitap düştüğü Medyen’de nezaketsiz çobanların arasında sularını kuyudan çekemeyen hanımefendilere yardım edip bu vesileyle bir aileye kavuşmuştu. Ancak bunlar hayatın tabii akışı içerisinde akıp gittiğinden; Hz Hızır’ın penceresinden bakma farkını bu vesileyle öğrenmiş oldu.
Aslında Hz Hızır, Hz Musa’ya şer veya hayır olarak gözüken her şeyin zannedildiği gibi neticelenmeyebileceğini gösteriyordu. Bu kıssa da şer gibi gözüken hadiselerin neticede hayra nasıl vesile olduğu malumdur.
Bunun gibi gasıp kral geminin arızalı oluşunu kendi hayrına saymış, ona el koymamış amacına ulaşamamıştır. Yine mümin ebeveyn çocuklarını besliyor, büyütüyor onu sevip bağırlarına basarak onun hayırlı bir evlat olmasını umuyorlardı. Yine bencil köy ahalisi, yola yıkılma tehlikesi olan duvarı yabancı birinin hem de ücretsiz tamir etmesini saflık olarak niteleyip bedavaya iş halloldu diye seviniyorlardı.
Şairin;
- Hak şerleri hayreyler
- Zannetme ki gayr eyler
- Arif anı seyreyler
- Mevla görelim neyler
- Neylerse güzel eyler
ifadesi, bu tür ince hikmetle re matuftur.
Yoksa Al-i İmran süresi 180. ayette buyrulduğu üzere: “Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği nimette cimrilik gösterenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilakis bu onlar için şerdir. Cimrilik ettikleri şey kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır….”
O zalim melikin zulmü şer olarak kalmış, bu dünyada zulmüyle bir şekilde. zelil edilmiştir ve ahirette de çetin bir azap onu beklemektedir. Cimri ve bencil köy ahalisi de bu şerleriyle ne kendileri huzur bulmuşlar ne de aleme huzur vermişler, öylece göçüp gitmişlerdir.
Şunu da unutmamak gerekir ki şer problemini dünya şartla bahsedilen akılla çözme imkanı yoktur. Enfüs ve afakta cereyan eden nice meselelerin, yani kader sırlarının tüm ilmi Allah katındadır: “Her bilenin üstünde bir bilen vardır.” (Yusuf 76)
Velhasıl şer meselesi ancak ahiretle birlikte düşünüldüğün de mesele olmaktan çıkar.
Sonuçta ulü’l azim bir peygamber olan Hz Musa’nın getirdiği külli nizama nispetle cüzi hikmetler içeren Hz Hızır’ın sahneye koyduğu örneklerin benzerleri aslında fiilen ve halen her çağda ve her zamanda vuku bulmaktadır. Ne var ki imtihanın sırrı gereği gözler arka planı göremediğinden ancak sonuçlar itibarıyla bu gibi nice hadisenin vuku bulduğu sonradan anlaşılmaktadır.
Tarih bunun örnekleriyle doludur. Hatta kendi hayatımızı şöyle bir gözden geçirsek benzeri nice sahneyi tespit etmemiz mümkündür.
Velhasıl ilm-i ledün sultanı olan, alemlere rahmet Allah Resulü’nün (s.a.v) getirdiği nizam, her iki denizi de birleştiren ekmel bir din olarak kıyamete kadar mührünü vurmuştur. Onun yolunu takip eden salih müminler, hayatlarında bu tür nice güzelliğe mazhar olacak, belalara sabır ve tahammülle, nimetlere şükür ve ihsanla hak yolunda şerler onlar için eninde sonunda hayra tebdil olacak, ilahi nur tamamlanacaktır.
Kaynak: Yunus Keleş / Diyanet Aylık Dergisi / Ağustos 2021 / bkz: 57-59
